20 Ocak 2009 Salı

benim dostlarım...


Efenim siz siz olun bir iki tane de halk arasında normal kabul edilen, şöyle seri imalattan insan bulundurun çevrenizde. “Ayol ben şimdi buna küserim” diyenleri duyar gibiyim, linç etmeden evvel bi’ durun yahu şikayetçi de değilim, lakin neyiz, niye böyleyiz merak içindeyim… Nitekim kabul buyrun %1 lere falan gidiğim(n)izin. Şimdi çevremde yaşayan tuhaf insanlardan bahsedeceğim kimse takma isimleri üzerine almasın, şimdiden söylüyorum “o sen değilsin” oladabilirsin ama olmadığına inanki bir süre daha hayatta kalayım… Aynası iş değil dosttur kişinin, kendimi değil onları anlatayım da anlayın… Başlıyorum, uçak biletlerim nerede?

Biri Joe, ben de Mike şimdiden iğrençleştik farkındayım. Bu canım bir tanem yegane yakınım süprizlerin kralıdır, mesela sessiz bir sokakta bağırarak berbat şarkılar söyleyebilir, utanıp tanımıyor taklidi yapmanız, kızım sussana diye fısıldamanız nafile isminizle seslenip sizi rezil edebilmek için tüm gücünü kullanır. Ben yorgunlıktan can çekişirken inadına enerji patlaması yaşayabilir, ufacık cüssesiyle bir adamı dövebilir, en sinir bozucu şeye kahkaha ile gülebilir, “ah” desen bir saat sonra şehrin öteki ucundan yanınıza gelebilir, canııım aslında hiç de fena biri değildir. Bir buluşmada “ben pek içki içmem bilirsin” derken bir hafta sonra ard arda indirdiği 4 koca bira ile oha, çüş, yuh dedirtebilir. Renk uyumuna kıldır morla yeşili üstüste giyebilir, onunla da kalsa iyi üzerinde bir yerlere sarıyı ve maviyi de iliştirip benetton reklamı gibi yanınızda gezebilir. Anaokulundan yeni fırlamış görüntüsü ile en acılı lahmacun kıvamlı konunuza kahkahayla gülebilir “kusura bakma ama komik geldi” derken, iki tane çakasınız gelir, yapamaz sinirden gülersiniz de aldığınız “e sen de gülüyosun” cevabı ile gerçekten güldürebilir. “Hayır canım ben sinirden gülüyorum, bak bir kere daha söylüyorum canını alıcam şuracıkta, faili meçhul yapıcam seni, 3 e kadar bile saymıcam, kaç…” Kardeş gibi oldun atsam atılmaz, satsam satılmaz mecburen seviyorum seni…

Diğerine “Küçük” diyeceğim o kendini bilir… Böyle ufak bişidir kolumun altına sığıverir, zaten bunların hepsi bana inat miniciktir, ben de yanlarında böyle sen de elektrik direği ben diyim kalas gibi bir şey oluveririm. Kendimi deve gibi hissettirmeyi görev bilmiş özel olarak tutulmuş, eğitilmiş bana karşı bir çeşit yasadışı hareketin temsilcileridir, ele başlarını yakaladım yakalıcam az kaldı. Herneyse, bu ufacık şeyin ufacık kafasına onca aklı nasıl tepiş tepiş sığdırmışlar anlamam ama kafadaki sıkışıklıktan olmalı ki onca lök gibi oturmuş bilginin, yaşam deneyiminin altından bile fırlayıp taşma ve coşma hali içerisinde hayat sürmektedir. Bir insan her cümleyi nasıl “hahahahah” diye katılarak bitirebilir ve aklım ermiyor o küçücük bünye nasıl bu kadar çok sıvı tüketebilir. Bu normal olabilir mi düşündükçe ürperesim geliyor, bak bak tüylerim diken diken oluyor. Hani sıkıldın mı, moralin mi bozuk, al yanına, ooooh sevgi, şevkat, stand up hepsini sömür dön geri, işte öyle gönüllü ilaç niteliğindedir. “Ne gam kalır ne kasvet” yalanım varsa şurdan şuraya gidemeyeyim, vallahi. Kültürel, edebi kişiliğine geldin mi de bi durucan, önünde eğilicen sonra götün götün geri dönücen… O zaman ayılacak “bu zirzop diyeceksin aynı zamanda bir leo, bir son mohikan, bir mammamia, bir totoro, bir italo calvino, bir don kişot, bir esmeralda”… Onun hoppidi hoppidi, şıkıdım mıkıdım görüntüsüne aldandın yandın, akıl oyunlarında el ense ile bir hamlede mindere oturtur da kasendeki ağrıdan 3 hafta yürüyemezsin vallahi. Ne derse yaparım, çekirgesiyim beni yetiştirip çayıra salacak inşallah… İnsandır sonuna kadar ve “çatlaktır ışığı sızdıran”…

Biri benden büyük “Abi”m, büyük diyorsak işte öyle, yaşıtım olsa bu kadar olamaz, motosikletine tapar, o da kesmez kocca arabasını satar bir tane de scooter alır… Bmw markasını namusu gibi kollar, yaşıtları evde pijama terlik tv şeklinde takılırken, o ikitekerleklisiyle dağ bayır yol şeridi kovalar. “Gezelim” sihirli kelimesidir, ikincisi de “eğlenelim”… Etkinliklerden haber edicidir, büyük olan o olsa da arayan sorandır, halimi merak edendir, gidon tutumanın verdiği alışkanlıktan olsa gerek en özgüvensiz zamanda en iyi gaz verendir… Arka selesi bana rezervedir… Yorucu üşütücü bir gezide benzin istasyonunda karizmadan bi haber “hava ayaz mı ayaz” şarkısını kötü seslerimizle çığırırken diğer yandan benimle halay çekendir. İşte öyle bir şeydir, tatlı ve şeker.

Biri uzun zamandır sesi çıkmayan dostumdur, sağolsun az biraz kendimi ufak tefek hissettirendir. Feminenlikte sınır tanımayandır. Aç kalsak ne iş yaparız hayalleri içerisinde en saçma sapan fikirleri birlikte bulduğum insandır, yine aynı fikri dallandırıp budaklandırıp, çiçek açtırıp birlikte saatlerce güldüğüm şahıstır. Duyguludur, hassastır, gurmedir, iyi aşçıdır, satıcıdır. Öyle değil ciddi ciddi profesyonel satıcıdır. Satış departmanlarının arayıp da bulamadığı elemandır. En inanmadığınız konuda öyle konuşur, öyle örneklemelerde bulunur ki hala inanmıyor olsanız da tek çıkar yol kendinizi inandırıp artık bu ızdıraptan kurtulmaktır… Taklit ve söylem ustasıdır, o konuşur siz “me”lersiniz… Özlediğim şahıstır.

Bir de kendini bulma peşinde, ülke ülke dolanan kadim dostum vardır, sürekli bir yerlere kendine bir amaç bulmaya gider gider gelir, tutunamayanımdır, kararsızımdır. Gitme der yoluna yatarım yine gider de şükür ki her seferinde döner. Her muhabbetimiz bir şekilde “ ne yapar ne ederiz de bu hayatta nasıl yırtarız”a ulaşır. Durmaksızın ve bıkmaksızın birlikte iş kurma hayalimiz vardır. Çok zengin olmanın binbir planını üşenmemiş yapmışızdır, düş ortağımdır. Ne şirketler, ne mimarlık ofisleri, ne mağazalar zinciri kurmadığımız kalmıştır, hepsi de havadır civadır, serde tembellik var ya planları hayata geçirdiğimiz olmamıştır. O çalışan kafayla nasıl kendini “loser” ilan eder şaştığımdır. Çılgındır, ama nasıl oluyorsa bir o kadar çekingendir, sözünü esirgemeden söyleyendir fakat insan kırmaktan da nefret edendir, mert kızdır…

Tüm bunlardan başka, külotlu çorapla motosikletine bindiğini farketmeyen mi ararsın, fal fal diye kudurup her seferinde bi daha falcıya gitmeyelim diyen mi, dünyanın en komik ve absürd çocukluk anılarına sahip olan mı, gps’i yanındayken dahi yolunu bulamayan mı, saatlerce hiç durmadan tepinircesine dans edebilen mi, alkolizm sınırına ramak kalmışken zayıflamak uğruna bir daha ağzına içki sürmeyen mi (bu arada azmin sonu mükemmel), motosikletine insan muamelesi yapan mı, ya da taksi deseni yaptırıp üzerine de taksi yazdıran mı, yaz sıcağında gördüğü bir şelaleye girmek uğruna insanların içinde soyunup donla ortalıkta dolaşan mı, hayatında belki de ilk kez camiye gidip orada gülme krizine tutulan mı, yazar olan mı, müzisyen olan mı, mesleğine lanet yağdıran mimar mı, kocayı boşayıp hayata yeni baştan ve bu kez herkesten de sıkı tutunan mı, parasızken borç veren mi, ağır abla ağır abi olup bir anda karizmayı dağıtmaktan çekinmeyen mi, kafası kızıp Bursa’ya iskender yemeye gidip dönen mi, asabi patronuna “ama bakın siz böyle konuşunca nasıl da ellerim titriyor” diyen mi, sigara almaya gidiyorum diyip ofisten çıkan ve bir daha dönmeyerek istifa eden mi, 20 kişi olunca kamp ortamında "neşeli sandalyeler" oynayanlar mı, sürekli platonik takılıp sonunda aşklarıyla kanka olup herşeyi mahveden ve hergün ağlayan mı, bisikletle yaptığı deliliklerle “yerel jackass” ünvanına hak kazanan mı, örnekler bitmez, bitmez…

İşte böyle bir ortamda normal olduğunu ileri sürdüğüm bir yaşam sürdürmeye çabalıyorum, varın siz düşünün ne kadar başarıyorum... :) Ve ben tüm bu güzel insanları bunlar olduğu için çok seviyorum…

14 Ocak 2009 Çarşamba

hoşgeldin...


Her şey çalan bir telefonla başladı ve uzaaak geçmişimin artık benden çoook uzak bir insanı bir anda döndüverdi hayatıma. Çalan telefonu hayretten bir süre açamayan ben, bir basit "alo" ile unutulmuş tüm anılarımı geri kazandım, tüm tozlu defterleri buldum ve artık kapanmış olan bir döneme geri ışınlandım...

İsmi bile artık pek de aklıma gelmezken, anılar birer birer silinmeye yüz tutmuşken, bir kahve eşliğinde dostça sohbet edebilmemiz ancak bir hayal iken, çıkıp gelmişti hayatıma işte. Hala aynı çocuklardık karşılıklı oturunca... Geçen yıllar içerisinde çok şey yaşamış ve artık olgunlaşmış sanarken kendimizi, birbirimiz için hala eski toy ve saftık, ve ancak biz görebilirdik gözlerdeki o şifreleri... Nasıl da elimde olmayan şeylerin, elimde olmayan sonuçları yüzünden kızıp kırılmıştı bana, ve ben ne çok anlam verememiştim çocukça uzaklığına. İşte şimdi karşımda tüm kızgınlıklarından arınmış... Gözleri yaşlı, içi alev alev yanarken bir tek benim onu anlayabileceğime, tek ilacın bende olabildiğine inanmış... Ve onca sene sonra ne güzel ki zor zamanında aklına adım takılmış...

Hoşgeldin eski dost, başım üstünde yerin, ne de iyi yaptın geldin... :)

7 Ocak 2009 Çarşamba

yağardım...

Bıraksalar yağardım,
Bıraksalar düşerdim damına iri damlalar gibi,
İslerden ebrular çalışarak
Güvercin pisliklerinden lunaparklar kurarak
Sızarak düşerek yuvarlanarak
Antenlere selam çakarak
İnerdim camına kendime hayran,
Akardım
Önce hızla, sonra yavaş
Durur akar durur,
Su olmaktan ellerim buruşur
Bakardım içeri
Görürdüm seni elbet.
Utanır arkama saklar mıydım griliğimi?
Ve sen bir ölüyü örter gibi
Ya da bir duvarı boyar gibi
İndirirdin perdeleri bir telaş...
Ve ben toplayarak yolumdaki tozları
Kahve tonlardan kloş eteklerime,
Akarak düşerek yuvarlanarak
Toprağı bulana kadar inerdim...
Açma vaktinde perdeleri
Güzel kokular saçardı toprak
Nedenini bilmezdin...
Ve camda gri-kahve bir çizgi
Diğer gri-kahve çizgiler gibi,
Görmezdin...

6 Ocak 2009 Salı

Beklentim: Beklentisizlik...



En büyük beklentim: hiç bir beklentimin olmadığı bir hayata, boyuta, mertebeye, adı artık her neyse ona ulaşmaktı, şu an sahip olduğum zihinsel ve ruhsal yeteneklerle tamamen imkansız olana yani.

İmkansız, çünkü beklentisizliğe ulaşma yolunda sayısız beklenti ile dolup taştım. Takmışım koluma içi beklentilerle dolu bir çanta, her gün işten eve, evden işe, bir o odaya bir bu odaya, sokağa, pazara, balkona, yatağa her an her dakika, üşenmiyor, sıkılmıyor, safça inançlarla bazen de kendi kendimi gaza getiren yalanlarla, yapışmışçasına taşıyorum. İçi öyle dolu ki ağzı kapanmıyor, omzum taşımıyor, yenileri sığmıyor, eskileri patlıyor. Her birinin irili ufaklı dalları, yaprakları, sarmaşıkları, çiçekleri hatta üzerlerinde besledikleri tek hücreliler, bol hücreliler: börtüler böcekler, solucanlar, kuşlar, gergedanlar,… var. Kendi yaşam döngüsüne sahip bir çeşit flora kurmuşum bilmeden ellerimle: yapı taşı gibi, kalp gibi, kan gibi, damar gibi, güneş gibi besliyolar yaşam enerjimi, onlarsız nasıl hayatta kalırdım hatırlamıyorum… Tüm bu yükü her gün peşimde sürükleyerek ya da daha yüksek ihtimalle ben onların peşinde sürüklenerek, belki, bir gün, bir ihtimal beklentisizlik mutluluğuna ulaşabileceğimin hayaliyle yaşıyorum… Her isteğim, her rüyam, hayatıma giren her yeni insan, her yeni gün için yeni bir ek ve o iğne atsan yere düşmeyecek sık ormanda yeni bir ağaç, çalı, tepe vs… Ve haykıran saf bir kız çocuğu gibi umut: “Büyüyünce beklentisiz olucam ben anne!”

Nirvana'ya ulaşsam, başka türlü bir spiritüel boyuta taşsam, bir iksir falan bulsam kurtulabilir miyim ki bu lanetten? Aksi halde pek imkansız görünüyor sıradan insanın, sıradan bir kentte, sıradan yaşantısı içerisinde, tüm bu yükleri kaldırıp duvarda patlatması, eti tırnaktan ayırması ve huzur içerisinde süzülerek yaşaması… Tam da buydu düşüm işte: karmaşadan sıyrılmış, olabildiğince yalın, huzurlu, şeffaf ve uçar gibi özgür hayat, belki fonda tatlı bir müzik… Ama ben aksine, hedeften uzaklaşarak; sevdim, sevilmeyi bekledim; güldürdüm, güldürülmeyi bekledim; koştum, ulaşmayı bekledim; çalıştım, kazanmayı bekledim; hakkını verdim, adalet bekledim; oy verdim, refah bekledim; diledim, olsun bekledim; besledim, büyüsün bekledim; iyi oldum, takdir bekledim; bekledim bekledim bekledim… Ben hep bir şeyler bekledim ve hala da beklerim, her şeye dair bir beklentidir besledim, üzüldüm, sevindim, coştum, durdum, sustum, konuştum, yaşadım ama tüm bunları beklentilerime endeksledim…

Halbuki, ben hep beklentisiz olabilmeyi düşledim.

Çünkü beklentisizlik içsel özgürlüktü ve onu istemek bile farkındalık yolunda bir adımdı, azımsanmayacak…

5 Ocak 2009 Pazartesi

konfeti-us derki...


"Yanlışınız var toprak kanla sulanmaz ve hatırlayın çiçekler suyu sever, çocuklarsa şekeri..."
çiçek konfeti
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...