29 Aralık 2010 Çarşamba

Öyle bir gün

Akşam tesisat problemini görmeye gelen ev sahibim, içeri girdiğinde koridorda dünya umrunda değil gibi kendini yalamakla meşgul oğlum Pati'ye dönüp, "şşt, naber lan, hiç merhaba demek yok" dedi... İçimden çok güldüm, içimden ama, çok derinden...

Sabah 9:05 sularında çalan telefonumu elime aldığımda gördüğüm isim, günün güzel dakikalarının işte bu kadarcık olduğunun habercisiydi. 5 dk geç kalmamdan mütevellit, telefonda çığırıp dövünen lanetlenmiş patronum, neredesin seeeen derken, ofisin kapısının önündeydim. Neyseki bir gün önce raporlu hastaydım da "kem küm ıg mıg, Saykokiller hanım eczanedeydim iğne oldum" dedim ki "eczaneler 8.00'de açılıyooooooor" feryadı ile çarçabuk "emret sultanım" moduna girdim... Evet doğru hayatım hiç kolay değil, hatta epey zor... Ah erkekler emin olun, dırdırcı bir kadınla evli olmanın ne demek olduğunu sizden bile iyi bilirim....

Cici toktor arkadaşımla yılbaşı programı konuştuk, daha önce de çağırıldığım yemekli ev partisi, ardından Nişantaşı sokaklarında ya da tekrar evde içerek, göbecik atarak, dağıtarak ve dağılarak yeniyıla girme fikrine nayır nolamaz dedim gitti bile... Elimde kadehle ritme ayak uydurmayı reddettim diyorum, anlıyor musun? Lakin sevgilisi askerde fayansları sayarken akıl fikir ve vicdan sahibi, üstelik aşık biri olarak (kendimizi yeterince övdüysek söze dönelim) şarap içip, gerdan kırarak "yuppiii yeni yıl" diyerek kutlama yapmam canımı acıtırdı sanki... Hastayım, yastayım diyerek kıvırıp, kudurmasız, sakin, çoluklu çocuklu bir aile ortamında çekirdek çitleyip, tv izleyerek yeni yıla girmeye ve asker samur otoko aradığında ona moral vermeye karar verdim gitti... Yılbaşı dediğin yılda bir, ömürde bir değil hoş, askerlik dediğin ömürde bir, olsun bu kadar, ölecek değiliz ya hatta belki güçleniriz ;)...

Şimdi fark ettim, reklamların geneli değil, şu Nar reklamı başlayınca içime afakanlar basıyor. Her akşam en az beş kere, S. Ortaç denen adamın berbat müziği her kanalda bangır bangır, sesini duymak yetmiyor, yüzünü görmek işkencesi cabası, bir de dans ediyor, bunu bana yapan reklamcıların diplomaları bir bir toplatılsın. Çaldığı mekanlara girmeyen, severek dinleyenleri sevmeyen, çıktığı kanalı kapatan, adını anmayan, ansa da kısa kesen ben, her gün her kanalda bu işkenceyi görmek için nasıl bir günah işledim, bu nasıl bir çiledir, artık alacağım varsa bile almam o aboneliği... O İnşaat firması sahibini 10 kere tercih ederim, hiç değilse durum sempatik idi.

Gelelim günün şahane olayına, düşün hayattan soğumama ramak kalmış, patronumun sesi nasıl tınlarsa tınlasın aslında bir insana ait olduğunu kendime telkin ediyorum, ateşim çıkmış, yüzüm düşmüş ki tam o karanlık esnada cici ortağım aradı, hani kurulması ihtimalini bile sevdiğim işin tek ortağı... Dedi kızım uçuşuk iş görüşmemiz var, teklif var, dedim "yihuuu!" çığlık kıyamet... Haydi hayırlısı, kendi işimizi kurma konusundaki aşamaları daha önce buralarda bir yerlerde yazmıştım o haleti ruhiye aynı gazla sadece hayallere tutunarak devam... Haftaya gidip ak koyun kara koyunlardan birine bakalım, olmazsa başkasını bulalım n'apalım. O zamana kadar kendi işimizi kurmaya şukkadarcık kalmış olduğunu düşünüp mutlu olalım, yaşasın...


İyi geceler bize,

uzaklardan benimle aynı gökyüzüne bakan Otoko için:

"senden önce hiç bir şeyin kıymetini bilmeden"
"senden önce hiç kimseyi böylesine sevmeden"

"bir tanem söyle canım, ne istersen iste benden"

26 Aralık 2010 Pazar

mektup

Sevgilim,


Az önce eve döndüm, takside pencereden gördüm, sensiz İstanbul hala aynı, ıssız ve terkedilmiş... Sıradan bir gün olsaydı seni arar haberini verirdim gelişimin, üstelik sevinçle, özlemle, hem belki karşılardın beni sarılırdık sımsıkı... Sarılmak ne güzeldi birbirimize değil mi, düşünsene sarılmışız... Ulaşılması kolayken, yakınken, sıradanken nereden bilebilirdik kıymetini. Lakin yoksun işte, açık ve net olarak, bu yüzden ben bomboş soğuk bir evin koridorunda yürüdüm az önce, sana değilse dönüşüm, İstanbul'a dönmüşüm dönmemişim kime umurunda, dönmüşüm işte neticede...


Yanımda yoksun sevgilim, yokluğun incitiyor beni, tartaklıyor, itiyor, herşey ona ortak olmuş bana zehir geliyor ve ben bu zalim yokluğa tutunuyorum sımsıkı, o varsa sen varsın çünkü, o acıtıyorsa sen dermansın, o üşütürse sen ısıtırsın, bu yüzden varlığının kanıtı yokluğuna bile gönüllü razıyım... Çok şeyler öğrendim ondan, yüzünü görmeyi öğrendim mesela gözlerim kapalıyken, kokunu burnum ezberine aldı artık ne zaman istersem buram buram, hani papatyanın kokusunu bilirsin ya onun gibi... Ve ellerim geceleri elini tutuyor uyurken, yokluğun hayallerime karışamıyor ki, sonra dönüp sarılıyorum, bakıyorum sana, uyuyorsun bildiğim gibi, tanıdık, sıcak, güvenli... Görüyorum seni...

Yalnızlığım gelip boğazıma keskin bir bıçak dayadığında açıyorum perdeyi, bakıyorum binalar arasından gökyüzüne aynı yıldızlara sen de bakıyorsun değil mi? Ben az önce geldim, geldim ama seni arayamadım ya daha bir yalnızım, kocaman evde bir kedi bir ben varım. Sonra fark ettim kii gideli sandığım kadar çok olmalmış, mesela baktım sokaktaki hamile kedi hala doğurmamış, salyangoz fırfır tutunduğu aynı yerde uykuda, hani pencerenin kenarında, saçlarım bile uzamamış. Herşey bildiğin gibi sevgilim, sadece eskisi kadar çok gülmüyorum. Hani pek ağlamadığımı söylemiştin ya, galiba gittiğinden beri fazlasıyla ağlıyorum. Gülüşlerim biraz "ayıp olmasın"cı, biraz numaracı olsa da endişelenme iyi idare ediyorum, biliyosun ben hayatı kıymıklarına rağmen seviyorum...


Şimdi gidip yanına uzanıyorum, sana bakıyorum, hastasın üşüme diye üstünü örtüyorum... Elini tutarak uyuyorum...

Seni seviyorum diyorum, fısıldıyorum... Uyanma sen, kıyamam sana...


ek: bunu yazmamın hemen ardından, şaşırtıcı derecede ani biçimde ateşler içinde hastalanıp hastelere düştüm ki, sanırım son günlerde kendimi iyi hissederek yazdığım son yazıydı...

Seninki kaç santim?




Tıklayın bakın benimki kaç cm: benimki!

Greenpeace yeni bir kampanya başlatmış, eminim haberiniz olmuştur. Slogan mükemmel. Amaç, henüz büyümeye fırsat bulamadan yakalanıp soframıza kadar gelebilen bebek balıkları almamamız konusunda toplumsal bilinç oluşturmak. Bakmış ki halkımızda tık yok, tezgahta ne görse alıyor, körpecik hamsilere, çinekoplara kıyıyor, sonra da "vay balık kalmadı denizde"... Buyrun ziyaret edin, kampanyaya katılın des
tek verin, çocuklarınız da balığın tadını bilsin.

Ben kampanyaya katıldım küçük sanal bir hamsim oldu. İlk kez balığım var, Pati'ye bunu nasıl anlatırım bilmem...

Greenpeace duyurusu:


2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.


Henüz üreme olgunluğuna, boyuna erişmemiş yavru balıkların avlanması, satılması, tüketilmesi deniz kaynaklarının ziyan edilmesidir. Olgunluk çağına gelen bir balığın her yumurtladığında binlerce balık ürettiği unutulmamalıdır. Her canlı en az bir kez üreme hakkına sahiptir, ve eğer yarın da denizlerimiz de balık türleri olmasını istiyorsak acilen balık boylarına önem vermeliyiz. Ayrıca anaç balıklar boyut olarak büyüdükçe daha da fazla yumurta verirler, işte bu yüzden balıklar için her cm. hayati derecede önemlidir.

Türkiye'de avlanması ve satılması yasal balık boylarına uyulmadığını balık pazarlarında gördüğümüz yavru balıklardan anlamak mümkün. Örnek mi? Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm olarak verilmiştir. Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu. Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm dir!


Bu durum açıkça gösteriyor ki, denizlerimizdeki biyoçeşitliliğin korunmasını sağlayacak ciddi bir yönetim planına ihtiyaç duyulmaktadır. Ticari balık türlerinin yumurtlama ve gelişme alanlarının deniz rezervi olarak korunması da en etkin yöntemlerden biridir.


Hep birlikte, Tarım Bakanlığı'nın acilen balık stoklarının ve balıkçılarımızın geleceği adına yavru balık satışını engellemesi ve yasal balık boylarını bilimsel temellere oturtmasını sağlayalım. Yavru balık satmayın, almayın, tüketmeyin, denizlerimizin geleceğini korumaya yardım edin.

Eyleme katılın.






21 Aralık 2010 Salı

aradın

Yaklaşık 40 saat sonra, aradın, yaşasın hayatım bugüne çok güzel başladım...
Lay laylay, geçen gün bağırmaktan kısılmış sesin de düzelmiş, nınnın nın! İçtimaya koşuyormuş sesimi duymak istemiş ihihi, traylaylay... :)))


20 Aralık 2010 Pazartesi

seyahat ya resulullah

oğlum Pati'nin tıpkısının aynısı: Çizmeli Kedi

Haftanın ilk gününün hemen akabinde son gününe girivermek, tanrım ne hoş, ne tatlı ne ballı bir şey. Her gün gitmek fikriyle dolsa, "yanıma ne alsam" en büyük dert olsa, hep gezsem hiç çalışmasam, ne güzel ne güzel olur... Seyahat ya resulullah, n'olur! Bu elbette sadece benim gibi yüce birine bahşedilen güzellik diyemeceğim, alt tarafı yazdan kalan 3 günlük izni, üstelik mecburen ve patron baskısıyla Aralık çıkmadan harcamak üzere aile yanına gideceğiz 5 günlüğüne. -Cez derken kalabalık değiliz, yaklaşık 1.5 kişi. Pati, ben ve Pati'nin eşyaları. Pati benim kedişim, oğluşum, bebeğim, şimdiye kadar pek bahsetmedim, bahsetmekle bitmeyecek kadar şahsına münhasır bir acayip kedi Pati. Kendisinden ayrıca bir gün uzun uzun bahsederim. Garibim her seyahatim öncesi açılan bavula atlar oturur, hatta bazen uyurdu, nihayet bavulun içinde olmasa da yanında geleceği bir yolculuk arifesi, gerçi bundan da memnun kalacağı konusunda da şüphelerim yoğun. Seyahatimizin hazırlıklarına cumartesi başladık, hem veteriner abisi, hem ben zafer kazanmıştık, uzun zamandır ertelenmiş aşıları sıkı bir savaş sonucu yaptık, tısladı, kükredi, saldırdı sonunda surat beş karış eve döndü. Benim mafya oğlum karizmanın bu kadar kolay çizilir olmasına çok içerledi, çok bozuldu.
"Mızıklanma o'lum bizi uçağa almasalardı daha mı iyi olurdu?"
Çarşamba kargalar uyanmadan havalanında yaşanacak maceralarımız da var. Yine surat iki yana şişecek bir karış olacak, bu sefer sinir yerine korkudan saçma sapan şeyler yapılacak. Xrayli kapılarda güvenlik tepemizde beklerken, kafesten çıkılmayacak, çıkılsa girilmeyecek, 1.meydan savaşı patlak verecek, bir yandan kapıda kuyruk olmuş bekleyenlere "nih hih" diye utançla gülümsemem gerekecek... Belki yolda kaka da yaparız, çiş de, yaparız derken lafın gelişi, ne haddime, ancak o yapar ben temizlerim, hem de ne temizleme, havalanı kadınlar tuvaletinde 2. meydan savaşı.
"Merhaba, ben karın tokluğuna, yok yok hepten bedavaya, hatta müşteriyi besleyen tuvalet bekçisi..."
Sen hiç insanların girip çıktığı kamusal bir tuvalalette, utanç içinde, lavabo tezgahı üzerinde, korkmuş, çırpınan, güçlü bir kediyi tutmaya çalışırken, diğer elinle kafesi yıkamayı, bunu yaparken çevreyi kirletmemeyi denedin mi? Senin alnından ter damlarken "ayyy çok şeker" diye elini uzatıp o hengamede hayvanı sevmeye çalışan hostesleri dövmemeyi başarabildin mi? Bu sahneye bir de uçak kaçıyor sendromunu ekle, ekledin mi, tamam şimdi panik ol... "Bana üstad de çekirge!" Neyseki benim terbiyeli oğlum bunu hiç istemeden sadece bir kerecik yaptı... Havaalanında kaybedilen zamanı kazanmak için elimde 7 kiloluk kafesle koşturmam da cabası... Neticede uçağa zor yetiştik, terimin soğuması ise ancak inişte tamamlandı...
Bu seyatimizde aynı şeyleri yapmayacak benim oğlum, değil mi? Hı?
.....
Cevap ver kedi...
....

Tam şu anda binbeşyüzelliikinci kere izlediğim "melekler şehri"nin son sahneleri başladı, buyrun istediğiniz yerden yakın... Ah be kızım sevdiğin askerdeyken, uzaktayken, göremez konuşamazken ve daha da uzun süre bu acıtan hisle yaşayacakken, özlemden kor olmuş yanarken böyle filmler izlemek senin neyine... Seyahat diyorduk yarım kaldı... Git uyu...

İyi geceler kendime, kedime, askerime...

19 Aralık 2010 Pazar

bir resim çizdik seninle


Mumların titrediği akşamlarda, hıçkırarak sarılmak istiyorum yokluğuna. Yokluğun varlığın oluyor çok kısa zamanda... Öyle uzaksın ki her geçen gün daha çok yaklaşıyorsun ve birden oturuveriyorsun yanıbaşıma, gülümsüyoruz parlayan gözlerle, kuduruğuz ya: daldırıyoruz ellerimizi boyalara, bir telaş bir telaş, itiş kakış, üst baş rengarenk, duvarlar, koltuklar rengarenk, ağzımız burnumuz... Annem olsa "eyvah" derdi, aman boşver, bak ne güzel her şey rengarenk: masalsı günlerimizi, çocukça şakacı hayalleri, umutları, olacakları, kavuşmaları çiziyoruz resim kağıtlarına, hem umursamaz, hem yaptığını bilen geniş bir rahatlıkla, basitliğe teslim olarak, aza kanaat, çoğa inat... Çocuklar gülüyor hayal ettikçe seni, duvarlar cıvıldıyor, çiçekler açıyor resimde, sarı, pembe, mor ve hatta mavi... Evimiz çıkıveriyor kağıt üstüne 2 katlı, koskocaman kapılı, çarpık çurpuk 2 büyük pencere içinde fiyonklu yeşil perdeleri ve kan kırmızı kiremit çatılı... İçi yaşam dolu olmalı yamuk bacası tütüyor durmadan, sağdan esiyor rüzgar, güney olmalı... Hemen evin dibinde mor meyveler vermiş ağaçlı yol, yürüyoruz pastel zeminde seke seke, saçlarım bir kalemin umursamaz karalamasından çıkmış dağınık mı ne, gülme bana öyle gülme... Ağzımız kulaklarımızda boydan boya yüzü geçen siyah eğri bir çizgi, çok basit ama ne güzel değil mi? Diken diken çıkmış kısa kısa saçların güldürüyor beni. Kollarımız iki yana açılıp kalmış her an bir şeyi kucakladı kucaklayacak, elin elimde, hangi parmak kiminmiş hangimizinmiş çoktan unutulup gitmiş, kimin umurunda. Eteğim var üçgen, üstelik kırmızı, çöptenim ya belim desen kıl kadar ince... Gökyüzünde, sağ köşede güneş, ışınları 5 adet. Güneşin ağzı var, gözleri var, gülümsüyor turuncu yanaklarını sıkıştırarak, çok akıllı değil gibi ama hep iyi niyetli... Pastellerle karalanmış yemyeşil bir vadi, s ile kıvrılıp inen derecik koyu mavi... Arkada 4 tepecik, baştaki ikisi minik dereyi evlat edinmiş, gövdeleri açık mavi başları gri, belli ki bir ara üstlerine kar inmiş... Kar inmiş! Kar.... Karlı dağların çizildiği noktada bir damla gözyaşı, şeffaf... Belirip de düşmesi bir anlık, döne döne iniyor buruşturuyor kağıdımızı... "Şşt! aldırmayın, olur öyle arada, abartmayın" . Olmuş ve olacakları, umutları ve anıları, hayalleri ve hisleri, ne güzel ki ellere, yüze göze, masaya, duvarlara bulaşan ve çıkmayan pastelleriyle bu resim, çerçevelenmeye minnet etmeyen basitliği, sıcakcıklığı ile bizim... Bırak bir damlacık gözyaşını, dereye düşse ya da mesela yırtılsa ortadan ikiye, bir savruk alsa fırlatsa çöpe, eleştirmenler gelip katıla katıla gülse, her gün her vuruşu tıpatıp yeniden ve yeniden vede yeniden kolaycacık çizilebilecek kadar bizim... Şimdi resmimi silmeye niyetliler, boyalar benden, üşenmeyin gidin kendi resminizi çizin, haydi bakiiim...

16 Aralık 2010 Perşembe

sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem?



Ruhi Su... 1912-1985... saygıyla...

Erzurum dağları da kar ile boran
Almış yüreğimi de dert ile verem
Sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem
Yazam arzuhalım da yare gönderem (yazıp ahvalimi de dosta bildirem)

Oy beni beni de belalım seni
Satarım bu canı da bırakmam seni
Çıkarım dağlara da kurt yesin beni

Dört yanımı gurbet sardı tel ile
Yaslı yaslı bayram yaptım el ile
Göz göz oldu yaralarım dil ile
Yaramı sarmaya derman bulamam

...

15 Aralık 2010 Çarşamba

gözyaşı ve kahkaha

24 saat sonra sesin, ilaç gibi, yokluğunda çölleşen ruhumu yeşertecek yağmur gibi... Hiç bir şey istemiyorum seni görmekten başka, nasıl dayanırım bu ayrılığa ve üstelik diyorsun ki "gelme kar kapatır yolu, kalamazsın buralarda" gelmeden nasıl dururum sen söyle, ne tür bir zincir olmalı ki bağlasın beni buraya... İyi misin rahat mısın, ne haldesin, üşüyor musun, aklım hep sende, sen orada sıkıntılar içindeyken, benim elim ayağım varmıyor burada hiç bir şeye, kendimi eve kapadım gittiğinden günden beri, ne bir insan, ne bir sokak gördüm işe gidiş gelişlerden başka ve her gün oğlunu askere yollayan iş arkadaşımla konuşuyorum seni... Hava durumuna her gün bakıyorum, o derecede ne kadar üşünür hayal ediyorum, daha çok soğuyacağını düşününce üzülüyorum... Resmine bakıyorum kitaplıktaki, asker üniformanla gülüyorsun bana... Ben dayanırım ne de olsa rahattayım, ya sana moral olmaya yanına bile gelememek, buna nasıl dayanırım....


Telefondan sonra bunları düşünürken açtım ekşi sözlük'ü dedim askerlik mevzusuna bir tek bu sözlükte gülünür... Öyle de oldu, gözleri dolu dolu olan ben içerideki gestapo patronuma rağmen başladım kıskıs gülmeye... Kahkahalar bastırımaya çalışıldıkça büyüyor büyüyor daha şiddetli artçılarla geliyor, keyif üçe beşe katlanıyor, hafif bir yakalanma korkusu da oldu mu alınan zevki anlatmaya kelimeler yetmiyor ... Askerlik tamam zor olabilir, öte yandan görüldüğü ya da görmeden okunup dinlendiği üzere çılgın bir mevzu... İlginç deneyimler bunlar... ;)


Ekşi Sözlük demiş ki,


"Acemi asker ve komutan replikleri" aşağıdaki gibidir:


1.....................................


-asker! kimsin sen.


+selami adim komutanim.


-kunye veeeer.


+buyrun (kunyesini uzatir)


2...................................

komutanına içtima alanında;
- bize postal vermiyorlar amca

(alay komutanının 50' li yaşlarda bunu söyleyen kısa dönem abimizin ise 35-36 yaşında olması ile apayrı bir mevzudur)


alay komutanı;
- binbaşım bunları iyi eğitmiyorsunuz.

3.............................................


askerler yemek yemektedirler, yemekte zeytinyağlı barbunya vardır. komutan yemekhaneye gelir ve askerlerle konuşur;
komutan: nasılsınız çocuklar?
asker:saol komutanım
komutan:birşeye ihtiyacınız var mı?
askerlerden biri hemen atlar;

-komutanırım yemekler soğuk geliyor bunları ısıtır mısınız?!

4.............................................

komutan: sen gelsene buraya.
acemi asker: ben mi?
başçavuş: emredin komtanım dicen oluum.
a: tamam.
k: gelsene lan
a: ben mi
k: evet laaaaaannn, gel buraya
a: ben arkadaşa dedinizdi zannettiydim.
k: (eller belinde, yukarı bakarak) ey güzel allahım, en kaliteli ve en hızlı spermden bu mu oldu şimdi? gel ulaaaaaaaaaaaan...

5..................................

askerliğin ilk haftası kamuflajlar biz kısa dönem acemilere daha yeni teslim edilmiştir.herkes beş dakika sonraki içtimaya yetişmek adına götünü başına geçirirken mutlu adındaki aslen mesleği bilgisayar öğretmenliği olan evli ve bir çocuklu organizmamız can tertibimiz, gömleğin düğmeleri açık botların ipleri yanlardan sarkık pantolonun içine iki tane daha mutlu girebilecek bir pozisyonda başımızda bekleyen halil üsteğmenin yanına yaklaşır o enfes sorusunu havayla temas ettirir:

-nası komutanım? yakıştı mı?

hayat durur.sesler kesilir.kafalar o yöne döner.zaman durur adeta.ben o esnada bildiğim tüm arapça duaları latin alfabesi şeklinde zihnimde tercüme ederken halil babanın iç ferahlatan sesi duyulur:

-eheh yakışmış yakışmış...

6................................ bu süper...

dönemin gereklerinin ortaya çıkardığı süreci iyi idare ettiğini düşündüğüm ama günümüzde yıllar süren atatürkçülük ve inkılap tarihi derslerinin ezberden başka bir anlam ifade etmeyen içeriği haline gelmiş altı maddedir. 11 yılın üstüne üniversitede bir yıllık yök dersini de koyarsak içeriğini bilmeden klişelerini papağan gibi ezberlediğimizi anlayabiliriz.hatta askerde de derslerde anlatıldığı ve askerlerin sınava tabi tutulduğunu anımsar ve sıkıldıkça sıkılabiliriz. her denetlemede en kritik sorular atatürk ilkelerinden gelir hep ezbere cevaplar vardır:

albay: söyle oğlum atatürk ilkelerini!
er: atatürkçülük! laiklik! milliyetçilik! halkçılık! ırkçılık!.

son maddeyle birlikte derin bir acı kaplar içimizi. kısa dönem er yılların getirdiği tortuyla, atatürk milliyetçiliğini ırkçılıkla karıştırmamak lazım uyarısını atatürk ilkeleriyle karıştırmıştır. albay hoşgörülüdür ama racon gereği kükrer:

albay: ver oğlum numaranı(sicili kastediyor)
er: 0532.....
albay (kahkahasını tutarak): onu değil oğlummm!
er (korkudan bayılmak üzere titreyerek): 0212...
albay: lan onu da değilll.. puhahahahaaa..
er (bölük yıkılırken ağlamaklı): dükkanın numarasını mı vereyim komutanımmm...

7....................................

komutan sabah ictimasina cikmistir. tyler durdane henuz daha 3. gunundedir.. komutan yaklasir:

t.d: gunaydın komutanım
kt: ?.. gunaydın

t.d nin badisi m.d. olayı farkeder...

m.d: oglum napıyosun, komutana gunaydın mı deniy? (m.d r leri diyememektedir)
t.d: denmez mi oglum, o da insan...
m.d: iyi oglum sen napaysan yap be...

8...............................

komutan: kimlerin ehliyeti var?acemi askerlerden ehliyeti olanlar "komutana şoförlük yapacağım" düşüncesiyle karşılık verirler.

komutan: ehliyeti olanlar, şuradaki el arabasıyla kumları taşısınlar.

9...............................

komutan: kolay gelsin!
acemi asker: emredersiniz komutanım!

10................................

içtima düzenine geçip komutanın gelmesi beklenirken askerler kendi aralarında konuşmakta, ufak tefek şakalaşmaktadir.birden içtima alanına doğru gelen bölük komutanı gören askerlerden bir tanesi " hişşşt adam geliyo " der ve herkes susar:

- kim lan o adam geliyo diyen?
- benim komutanım
- ben adam mıyım lan?
- euu, kem küm...
- söylesene lan adam mıyım ben?
- evet komutanım
- s. git lan it herif. koskoca bölük komutanıyım ben.

11...................................

- seni kim gönderdi buraya evladım?
- idris bey efendim
- idris bey denmez oğlum, idris yüzbaşım diyeceksin, bana da efendim deme
- peki abi

12....................................... adam seçmek için iyi fikir

tamamı kısa dönemlerden oluşan acemi birligi. henüz ilk hafta.
uzman cavus: aranızda ehliyeti olan var mı?
acemi askerler: evet
uzman cavus: aranızda mercedes kullanan var mı?
acemi asker: evet komutanım.
uzman cavus: tamam simdi kosa kosa revire gidiyosun ası baslamıs mı öğreniyosun. giderken de dikkatli git carpma bir yerlere.

13.....................................

asker: hapşuu!
komutan: çok yaşa!
asker: emredersiniz komutanım!
komutan: "emredersiniz!" denmez evladım, "sağol!" denir.
asker: emredersiniz komutanım!
(aradan bir yarım saat geçer...)
asker: hapşuuu!
komutan çok yaşa!
asker: sağolasın.
(böyle de level atlanmaz ki be canım kardeşim, sümüklü piyadem benim. sen çok yaşa e mi.)

14................................

eğitimde öğrendiklerini uygulamaya koymaları şiddetle istenilen acemi askerler, kantin önünde ellerinde çay poğaça sohbet etmektedirler. aniden yanlarına yaklaşan komutanı görüp panikler ve selam vermeye çalışırlar. bu esnada aralarından biri sağ elinde tuttuğu çayı kafasına götürür.
komutan: ne o lan! kadeh mi kaldırıyosun.

15.....................................

250 kişililk yat içtiması koğuş koridorunda alınıyordur. yoklamanın ortasında koridordaki ankesörlü telefon çalar, komutan açılmasına müsade etmez. iki dakika geçer, tekrar çalar, komutan hadi açın der. 250 kişi pür sessizlikle telefona bakar, elemanın biri telefonu açar ve;


- "alo buyrun askerlik" der.


250 kişi iptal olur. komutan gülerken masadan düşer. bunu gören askerler birbirini yumruklayarak gülmeye devam eder. çocuk telefonu kapatır

16......................................

asker: komtanım bugün açıklama yapmışlar askerlik düşüyomuş doğru mu?

komutan: doğru.

asker: vallaha mı! komtanım ne zaman düşecekmiş, kaç ay düşüyomuş, nası oluyomuş, kimleri etkiliyomuş??

komutan: herkesi etkiliyor yavrucum. saat 12'den sonra düşüyor. yeni yasaya göre 12'den sonra askerliğiniz 1 gün kısalacak.

asker: hık...

komutan: çömeeeeelllll!! kalkk! çömeeeellll!...

Kaynak: Kutsal Bilgi Kaynağı

-ben de! ;)

14 Aralık 2010 Salı

özlem, limewire ve download...

Herşeyi götüremedin işte, sığdıramadın çantana... Hepi topu uçağa binen iki bavul ve bir adamsın. Anıların, gülüşün, kalbin, avuçların, kokun hala ve hep burada, emanetçin biraz sıska, ama deli kuvveti var inan ona...

Ah efendim, sevgilim, ah benim askerim öyle uzağa gittin, öyle ücraya, telefon bile haram oldu, bu bir sınavsa biraz ağır oldu. Bugün o tek ve kısacık, bir cümleciklik "ben iyiyim"le yetinemeyeceğim kadar özlemimsin... Sarılmalıyım, sarılmalısın, öpmeliyim, öpmelisin, gülmeliyim, gülmelisin, tutmalısın elimi, girmeliyim koluna ve hatta yeterki olsan da kızdırsan beni, kızsam sana... Neyse, iyisin ya...

Bak, tam şimdi şu anda, tv'de bir kanalda birlikte çılgına döndüğümüz Kotor... Bak işte o sokaklar, meydanlar, hani seninle koşarak gülerek, sevinerek gezdiğimiz, mutluluktan, heyecandan yerden yükseldiğimiz... Tepeye çıkmıştık, yosun kaplı karanlık sokaklara bayılmıştık. Hani makineyi kurup uzağa, birbirimize yalvarır gibi pozlar vermiştik... Ben risotto yemiştim sahilde, sen midye, şarap içmiştik... Bak işte içine daldığımız, pek de beğenmediğimiz kilise, bak bak kiliseye girin diyen adamın önünde durduğu otelin kapısı, spiker o kapıdan içeri daldı, kahvaltı dahil 90 euro imiş gecelik konaklaması... Bak benim önünde poz verdiğim çeşme... Ah keşke orada olsaydık yine seninle... Anlayacağın sen yokken, bak işte TV'de bile seni izliyorum ben...

Tüm bunların dışında sana bugünümü özet geçeyim sevgilim...

Olağan rutinleri bir kenara bırakırsak, olanlar:

Mp3 indirdiği Limewire'ın kapatıldığını senin sivri akıllı sevgilin yeni anladı... Halbuki son zamanlarda 3 kere açtıysa üçünde de bağlantı kurulamamıştı... Araştırma yaptı, bir kaç forumda Bearshare pek övülüyordu açtı, ayıcıklı amblemi antipatik bulsa da kurdu. Program tam kuruldu ki başka forumlarda "amman trojan girer, amman kurmayın bidibitleriniz dıt olur" feryatlarını gördü, durur mu, çok korktu hemen sildi. Sonra baktı ki Ares için övgüler düzülmüş, methiyeler yazılmış ama temkinli, baktı şikayet eden yok, emin olunca kurdu... "Aman pek de şıkmış, ciciymiş bir şarkı indireyim de deneyeyim şu afilli programı" dedi, ama o ne, ekrandaki şıklar demez mi ki "ya paranı ya canını". "Eeiiih" dedi senin sevgilin, "para vereceksem gider koklaya koklaya raftan alırım sana mı kaldım ares" , giderken de "şşt bana bak Zeus arkanda!" dedi, güldü "ahahaha" yaaa... Hata bende, insan dediğin savaş tanrısına güvenir mi? Tam o sırada, forumlarda önerilen bir başka ismi hatırladı, üşenmedi Emule'yi de kurdu sevgilin, sonra onu da kullanmayı beceremedi, bir türlü bağlanamadı, bir de sağda solda nedenini araştırdı, meğer modemde port açmak lazımmış, "hadi ordan" dedi Emule'yi de bir çırpıda acımadan sildi... Limewire'i özledi ama asla seni özlediği kadar değil...

Sonra baktı ki bu iş boy vermiyor, senin bu sevgilin çetesine mail yazdı, dedi bir elimden tutun perişanım... Biri çıktı, ama sadece biri, diğerleri fos çıktı, dedi Vezu... Senin saf sevgilin sevgilim, Vezu'yu önce vize anladı, akabinde üniversite yılları geçti kısa metrajlı film olarak ve bir ürperti yayıldı damarlarına, neyseki bu bir kaç sn. sürdü, aklı başına gelince indirdi Vezu'yu... Pek sade, pek zarif program, gel gör ki mp3 için kullanışlı çıkmadı... Film indirmek istersek artık yararlı bir programımız var ama diğeri hala yok. Kısmet, yarın yine benzer girişimlere devam... Yukarıda kısa olacağını iddia ettiğim özetin uzun olmasının akabinde, bugün yaptığım işleri daha kısa özetlemek gerekirse:

  • Limewire ile uğraş, sil
  • Bearshare yükle, sil.
  • Ares yükle, sil.
  • Emule yükle, sil.
  • Vuze yükle, sil

Yani: yaşasın "denetim masası", yaşasın "program ekle kaldır". Yihhhuuu!

Eli yüzü düzgün program bulursam, bütün interneti indireceğim kesin...

Sevgilim seni de Erzurum'dan buraya download ederim belki... Kanımca bu kadar uğraşılan program onu da yapar...

iç ses notu: aaa "kanımca" dediiiim.... :)

sevgiler asker,

özleniyorsun çokça, download ol buraya... ;) (bir dahakine kalp resmi bulucam)

12 Aralık 2010 Pazar

yine gittin


Bir gidiş hikayesi daha, senin adınla... Ayrılıklı kelimeler eteklerimde, ıslanmış üstelik yapışmış dizlerime yaşlarla...

Kalbim telaşlı bir sincaptı, tek sahip olduğu sendin, atladı koştu peşinden... Yine aynı 30 metre, yine aynı kırmızı bantlar, o bantlar ki kestirdim gözüme, bir makaslık canları var seni benden ayırdılar... Erzurum'a kadar arkandan bakardım, olmasaydı aramıza giren o duvar ve şayet bilebilseydi sevgimizi neme bulanır aşağıdan yukarı yosun yeşiline bulardı belki kendisini... Kapatıp gözlerimi salona yürüyüşünü seyrettim sen bilmeden, uçağa binişini, oturuşunu koltuğuna ve bekleyişini, gözlerimdeydi her soluk alışın ve hala kırmızı bantların oradaydım, gitmedim... Son bakışını cebime atıp, evrende kalmış son zerre misali boşluğa savurdum kendimi... İstanbul soğuk, ısıtan sen miydin?... 6, 12'den küçük diye tek tek, incecik ve güçsüz kürdanlardan evler gibi, teselliler inşaa ettim... Ortalık fazla sessiz, sesle dolduran sen miydin?

Erzurum'un kışı pek olurmuş, sıkı giyin, üşütme asker...

Ben aynı yerdeyim, her zamankinden daha çok seninleyim asker...

Sevgiler...
.


ipekböcee

10 Aralık 2010 Cuma

ohohoho hooo, ahahaha haaa...

Dün gece kkk.tsk.mil.com.tr sitesini tıklama manyağı yaptım kendimi... Baktım saat 00.00 ve açılmıyor kurdum saati 4'e gittim yattım. Bi de güzel uyumuşum, gamsız olmuşum adeta, 00.30 telefon çaldı, yaaa alarm ne çabuk çaldı, ne zaman sabah oldu derken, telefonun ucunda asker samur otoko, "kısa döneeeem" diye bağırıyor, durur muyum ben de katıldım çığrışıyoruz komşulara karşı. Sanırsın hiç gitmeyecek, askerlik kaldırıldı... Neyse 6, 12 den baya baya küçük bir rakam ne de olsa... Şimdi ne oldu, bizim ayrılık 10 gün sonra astek'liğin sona ermesi ile 2 günlüğüne son buldu... Tanrım biliyor ya piyango vursa bu kadar sevinmem, büyük ikramiye vursa belki... Piyango çarpmışa döndüm, sabahtan akşama sırıtmaktan yüzüm gözüm kırıştı, erken yaşlılığa prim verdim... Herkeslere söyledim, kuafördeki kıza bile... Şimdi çıkışta otoparkçıya da anlattım mı bi nebze daha coşarım, süper olur...

Ohhh sefamolsun, keyfim boy vermiyor...

Otoko geliyor çekilin çekilin şöle durmayın yol ortasında...

İstatistik denen şey...

böyle bir şeymiş, teknolojiye bak yaa...

9 Aralık 2010 Perşembe

Rayting Tanrısı Kurban İstedi


Şşşt, dur dur dur, n'oluyor yahu?
Tv'de düzenli izlediğim tek diziyi şakkadanak, daha ben ne olduğunu anlamadan pattadanak bittiriverdiler... Ne bir son bölüm anonsu, ne bir bitti yazısı... Hani tamam izleyen az olabilir, anlarım ama az maz bir kişi bile olsa saygılı ol be adam, adam derken kanalda kim sorumluysa artık bundan... Son bölüm olduğunu idrak etmem dakikalar sürdü, dizi bitti, reklam girdi, emin olamadım google da aradım gerçekten bitti mi diye, bitmiş... Show tv tarihinde ilk kez düzgün bir dizi yapmıştı ve ben tarihimde ilk kez bir diziyi takip etme çabasına girdim.. Ne oldu, vay efendim aklını Zurnalar Vadisi'nde, acur yarışmalarında ona buna yem etmiş halkım Cumhuriyet'in kuruluş yıllarını anlatan naif, sıcak, şirin diziyi beğenmedi, kaldırdık. Beğenmez tabi beğense böyle mi olurduk, beğenmemesinin sebebi de sensin, hem patronun hem de patronlarının dostları... Verin şimdi "mankenli, mıymıylı, o onu sevdi bu bunu aldattı, seni yolarım kadın kadıııın"lıları, ben yokum...
Ayıp denen bir şey var çocukken öğrendik Tom&Jerry'nin sonunda bile "the end" yazar... Tuh size...

Yumurtalı Badem Tarifi


Mümkün olduğunca fazla yumurta, kabukları ile birlikte bademin üzerine kırılır. Mutfakta meydanı boş bulunca "ağlem buysa gıral benem, hihoha" diyen badem, yumurtayı görünce kendini sıkar, kasar, gerer, büzülür, ufalır, "hani graldım" der, küser suyunu salar... Suyunu salan bademi kızdırmak sureti ile ısınması ve suyunu çekmesi sağlanır, bunun için çeşitli yöntemler vardır, mesela "annen güzel sen çirkin" mantrası tekrarlanabilir. Bunun üstüne kızan badem kendi ısısı ile yumurtayı pişirir, 5 bilemedin 10, hadi o da olmadı 15 dakikada hazır olur, haydi buyrun afiyet olsun.
Artık yöresel Anadolu yemeklerimizden biri haline gelen yumurtalı bademin menamen şeklinde yapılması salık verilir. Yumurtalı badem yemeğinin, üzerine kırıldığı her nevi malzemeye lezzet katması sonucu deneysel bir girişim olarak başladığı sanılmaktadır...

Evde yiyemediğiniz, boğazınızdan geçmeyecek tatsızlıkta her şeye yumurta kırmayı deneyin çok süper olacaktır... Foreksempıl: ton balığı...

Afiyet şeker ossun, yarasın.. oh mis... ;)
.
baharatlı not: her kırılan yumurta ziyan olmaz, protein paylaşıldıkça çoğalır...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Aradın

Aradın... Ne uzun bekledim, 30 saat, sonunda aradın... Ne de güzel aradın, iş yerinde kaçacak boş bir köşe aradım... Hiç bir ses, seninki kadar güzel değildi, aradın... Bağırmam haykırmam lazımdı, "seni çok özledim", iş yeriydi mekan, yapamadım... Sesin gelene kadar hep bir şeylere küsüm, bir şeylere dargın... Alt dudağım titremekle titrememek arasında gidiş dönüş biletli... Alt dudağımı ve gözyaşlarımı durdurmaya acemiyim, alışmayayım... Ben sen yokken zamana fena halde düşmanım, çok yavaş, çok ağır, koca bir taş kadar ağır, 60 zalim bir sayı imiş aşkım anladım... Ah sesine nasıl da açım... Ben hiç bir gözü kipriklerim üzerinde böyle taşımadım, hiç bir kokuya böyle sarılmadım, şarkılara küsüp müziği böyle kapamadım. Ben sen yokken çok yalnızım, nemrutum, sıkıcıyım. Teki kayıp terlik gibiyim işe yaramazım, kırılmış son sigarayım, tuzsuz yemek gibiyim; tatsızım, yuvayı özleyen kediyim; üşümüşüm, nefessizim; inat bu ya boğulmamaya yeminliyim, boynuna sarılacağım an ölürmüş gibiyim; sabırsızım...


İki görüşme arasında, bir sonrakinin umudunu ateş diye yakıp ısınanım...

4 Aralık 2010 Cumartesi

selam sana 300başı...


Ohohoho işte benim adamım... Daha dün teslim oldu birliğine, bugün 300başı ya da onun gibi bir şey... Aslında sözüne ettiği başka bir şeydi, kumandan mı, başkan mı öyle bir isim telaffuz etti. Anlamayınca anlayacağım taraftan sordum, dedim kaç kişiden sorumlusun, bekliyorum ki desin en fazla 20-30, dedi 300... Dedim sevgilim, 2. gün 300 başı olmuşsun, askerlik bittiğinde bir korgeneral, efendime söyliyeyim genelkurmay o da olmadı kurmay albay, bilemedin kurmalı yarbay ya da buna benzer bir şey kesin olursun... Vuuuhuuu 2. gün 300 ha, askerlik 6 ay olsa eder 180 gün, 180/2 çarpı 300 oldu mu 27ooobaşı, 12 ay olursa askerlik, ki çok üzülürüm buna, teskere geldiğinde 54binbaşı... Aslanım yahu, kesseler acır biraz ama öperim geçer...

sevgiler asker... ;)
.
foto: "300 Spartalı"

3 Aralık 2010 Cuma

Gittin

bansky, girl with the red balloon

Gittin...

Dönüyorsun soluna doğru, yükseliyorsun parmak uçlarında hafifçe, kapılar, xrayler ve kırmızı bantlar ardında belki 30m uzağında duranlara el sallıyorsun. Bakıyorum sana son kez, yüzüne bakıyorum, ellerine bakıyorum, ne güzel gülümsüyorsun... Ben de yükseliyorum parmak uçlarımda, ne kadar yükselirsem o kadar iyi, ne kadar yükselirsem o kadar yaklaşırım sanıyorum... Son kare: annen ardından bakıyor, ben ardından bakıyorum, kardeşin bakıyor, 3 çift göz "gitmeseydin" diyor, "olsun bu da geçer" diyor, ben ağlıyorum ama gülümsüyorum da, uzaktan yaşlar görünmez nasıl olsa... Ve seni son gördüğüm o yerde kalıyorum.

Kadıköy iskelesi:
Sen gideli bir saat olmuş, Beşiktaş vapuru senelerin ustalığı ile yanaşıyor iskeleye, insanlar koşuyor, insanlar biniyor ben binmek istemiyorum. Islanmış gözlerimi saklıyorum mendil satan çocuktan. Demirlere dayayıp dirseklerimi, bir sigara yakıyorum içinde olmam gereken vapurun ardından. Işıklar, deniz, mekik dokuyan şehir hatları, yanmış Haydarpaşa garı... Haydarpaşa'ya ağlıyorum, Haydarpaşa bu aralar çok yalnız olmalı...

Beşiktaş:
Ev dediğim yer benim olmaktan ne zaman çıktı şaşırıyorum... Kapının önünde terliklerin, yatağın üzerinde pijamalar, yokluğun öyle doldurmuş ki evi seninle, her zamankinden daha çoksun, her zamankinden daha yakın... Terliklerini giyiyorum... Yine senin ayak sesinle doluyor koridor...

Bugün:
Sensiz ilk günümde işe gidiyorum, eve dönüyorum, yanımdan arabalar geçiyor, galiba insanlarla konuşuyorum, markete uğruyorum akşam, alışverişin sadece kendime olmasına içerliyorum. Sevdiğin şeyleri almak istiyorum, telaşla eve gidip senin için yemek yapacağımı hayal ediyorum, senin için yemek yapmak istiyorum... Eve geliyorum, aramanı bekliyorum epey zaman, arıyorum ismini, "aradığınız kişiye ulaşılamıyor" diyor bana acımadan, insan biraz olsun yumuşatarak söyler, aksinin imkansızlığını biliyorum ve tuhaf geliyor denemeye kalkışmam... Arar diyorum ankesörlü bir telefondan, mutlaka arar, telefon susuyor, ben susuyorum, yalnızlık boğazımı düğümlüyor, sesini duyamamak küstürüyor beni bir şeylere, içerliyorum durduk yere sebepsiz... Hiçbir şeye gitmiyor elim, kendimi nereye koysam batıyorum. Her yer diken herkes yabancı... Sonra ilk gün ve mutlaka yüzlerce asker, her yerde kuyruklar olacağını nihayet akıl edebiliyorum... Telefon kuyruğunda ağaç olup kurtlanacağına, aramasın tabii diyorum... Sana üzülüyorum bu defa, yorulmasın diyorum, kendimce bulduğum aramama sebebinin elinde olmayan niteliğine biraz da seviniyorum, o ufak sevince vicdanımdan topladığım taze azabı serpmeyi ihmal etmiyorum... Teselliyi kendim yapıyorum yokluğunda, görüyorsun... Ardından sesini bana çok gören düzene kızıyorum bir süre. Uzun uzun kızgın kalamıyorum, gücüm yok, lakin özlemden başka duyguya yer bulamıyorum .

Çevremde dönen tabloya eşlik ediyorum böylece ve el salladığın anda asılı yaşıyorum. Ben tam o anda, orada sana el sallıyorum hala, yüzüne bakıyorum senin 30m uzağında, gülümsüyorsun, gülümsüyorum...


kesindir, böyle olacak... :)

30 Kasım 2010 Salı

Biliyorum olacakları...


Sen gidince, biliyorum olacakları
Hiç olmadığı kadar sarı bir sonbahar başlayacak önce,
Öksüz yapraklar bileklerime sarılacak sen diye
Rüzgar kapı arkalarında ismini üfleyecek
Ve yağmur üşenmeden arayacak seni her pencerede

Sokaklar boşalacak sen gidince
Başka adımlara yasaklar koyacak kaldırımlar.
Arnavut taşları damla damla atacak kendini
Yüz yıllardır tutundukları yollardan cayacaklar.
Salyangozlar büyüyecek sen yokken
Zamanı sayacağım kabukları üstlerini örterken
Kediler ağlayacak geceleri dışarıda
Ateş böcekleri sönecek ormanlarda.

Beyaz bir kış gelecek sonra,
Kar senin ayak izlerini bekleyecek caddelerde
Yokuş başlarını tutacak kardan adamlar
Kömür bakışlarında özlem
Beraber eriyeceğiz kar ve sokaklar...

Sen gidince, biliyorum olacakları,
Güneş her sabah gittiğin yerden doğacak
Bahar gittiğin yerden gelecek buralara
Dağ bayır sana açmış çiçek
Eve geldikleri gün dün gibi olacak...
Dün gibi olacak sana el sallamam
Asır gibi olacak sarı ve yeşil yapraklar arasında geçen zaman.
Kadehim hep adınla vuracak masaya
Bir fasılla gözlerim dolacak
Bir şiirle yaşlar akacak
Bir hatıran ile gülümseyeceğim bol bol
Bir öykü yazılacak sen yokken
Belki bir kaç şiir...

Yaz gelecek yokluğunda,
Su kenarlarında kayalar tutuşacak hasretinden
Çocukların ellerinden dondurmalar akacak
Deniz, ismini öğretecek kıyılara
Bir kaç yolun çizgisi sürülecek seni düşünerek,
Yolların çocukları mavi motoru arayacak.
Yol yorgunu mektuplar düşecek kapıya,
Telefonlar sessizlik yemini edecek.
Filmlerin hepsi sıkıcı.
Şarap faydasız,
Rakı kadehleri yalnız kalacak...

Derken sonbahar gelecek yine,
Yapraklar sabırsız atlayacak peşimden
Seni sorarak koşacaklar ayaklarım dibinde
Sahipsiz bir heyecan saracak şehri
Tüm kedileri ve kuşları ile doymuş beklemeye
Kimseler bilmeden ya da görmeden
Bir şarkı tutturacağım en keyiflisinden
Dudağımda neşeli bir ıslık
Yakın bir tarihe çentik atacağım
Bir elbise alacağım geldiğinde giymek için,
Belki bir ayakkabı
Saçımı toplayacağım sevdiğin gibi...

Biliyorum olacakları:
Gittiğinde düştüğüm zeminden, geldiğinde nasıl uçacağımı...
son 3 gün...

Ben eskiden 3 rakamını severdim. Puantiyeli elbiseler, fırfırlar, çocuklar gelirdi aklıma, hep gülümsediğini sanardım... Nereden bilecektim gün gelip de madik atacağını... Tuh olsun.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Son 4 gün...

Biliyorum bir elin 5 parmağı kadar bile değil ve biliyorum 4, küçük küçücük, kısacık ve az ama küçük düşlerimi acıtacak kadar büyük, "sayılı gündür geçer"lere kolay yem olacak kadar ucuz... Ardına alacağı 365 güne hazırlıksız bırakacak kadar zalim...

13 Kasım 2010 Cumartesi

45 yaşındaaaa da Adile de hanım pek de yaşlaaanmış oh oh oh!

Şarkımızın konuyla alakası yok elbet, sonundaki oh oh oh kısmını söylemek tam da böyle zamanlarda pek keyifli...

Bavul topluyorum a dostlar, onu mu alsam bunu mu, ya çok soğuk olursa, peki ya sıcak olursa, al hepsini, trekingleri al kızım yürürsün, şıkıdımları da al ama süzülürsün... Aaaa dur dur ayol 1 tanecik olsun etek olmadan şurdan şuraya gitmem, at çantaya... Samur tüm bunları görmeden bavulu kapatmalı, " yahu bi' sırt çantası yeterdi" derse, "amaaıın yarısı boş zaten" derken bir yandan da sırıtmalı.... Bavul tamam, peki ya bu yavrucak, ne zaman bavul ortaya çıksa içine girip oturuşunu görünce bakar kalırım, sonra sevincim de kursağımda taş olur... Benim seyahat neşem onun yalnızlık çilesi, ah benim paşam... Bu yüzdendir ki her yolculuk öncesi olduğu gibi evde dağ taş mama, her yer su kabı, sanarsın kedi cenneti...

Öyle ya da böyle bu evden bu gece bu kız gider, tutmayın beni tatil geldi, bir süre sonra uzun uzun özlemeye yollayacağım samur ve ben, büyük ayrılıştan evvel büyük büyük vakitler elele olacağız...

Döndüğümde neşeli, fotoğraflı bir gezi yazısı da yazarım elbet, elime mi yapışır...

oh oh oh oh!!! :))

12 Kasım 2010 Cuma

kafam bozuk!

Bugün benim biraz kafam bozuk...

Tırnaklarımın kenarındaki etleri yedim, çirkin oldu... Bir galon su içmişim, niyeyse dilim damağım kupkuru, o değil asıl mesele, tuvalete gide gele seramikler eskidi, kafam bozuk. Efkarlı bir Zeki Müren şarkısı tutturasım var, sözleri ne yaptımsa aklıma gelmez, ah efkarım bile yarım, kafam çok bozuk... Bilgisayarın fanı ııııının ıııııının ııının yapıyor, şimdi farkettim, ürperdim ense kökümden, bak bak bak tüylerim diken diken, sanki oldum tavuk. Bu bir işaret desem, uzasam ofisten güzel olur... Onun yerine bu fon müziğinde c vitamini içiyorum, sağlık için, uzun yaşamayı hedefliyorum lakin, yine de kafam bozuk. Turuncu silindir kutusu, alüminyum sargıları var, senelerdir aynı bu vitamin kutuları çok sıkıcılar ve hala çoz diyorlar suyu görünce... "Çozmuş!" Sigaranın zararlarından yırtıcam güya bu "çoz" sesi ile. Aslında bırakırım ben istesem de efkar bi' bıraksın eteğimi hele. Kendime attığım yalanları dizsem, buradan Üsküdar'a tüp geçit olur, yahu biri de beni doğrucu çıkaraydı be! Hani hep doğru söylersin, sonra bi' kerecik yanılırsın, yapıştırırlar yalancı mührünü... Benimkilerden biri de doğru çıkaydı ya hasbel kader... Kendime attığım yalanı piyasaya atsam, neydi o çiroz dolandırıcının adı, hani meşhur, belki o bile kabasına vura vura topuklarını kaçardı benden... Ama yok ben hep kendimi kandırıcam, bir de kedimi, çünkü o küçük şeylere inanıyor, onun tanrısı da eminim küçük, hemen geri dönücem sanıyor dışarı çıktığımda, uyuyor kalkıyor, kapının önünde oturuyor, üzülüyor eminim, bekliyor nitekim. Kedim gibi hep bekleyenlere üzülüyorum. Bir de üzüldüğünü düşününce üzlüyorum annemin, sevgilimin, kedimin... Az önce küçük dedim de aklıma geldi, ben eskiden okula giderdim. Şimdi işe gidiyorum, kimse bana bir şey öğretmiyor, para veriyorlar sadece, halbuki ben bir sürü şeyi bilmiyorum. Çocuk olsam para yetmezdi biliyorum, her dediklerini yapsam da sürekli "peki ne zaman oyun oynicaz" derdim ve kafam bozulurdu kimse oynamayınca, kafam bozuk... Ben sevgilimden uzakta kalıcam, yakın zamanda, çok uzun zaman, sesini bile duyamayacağım istediğimde, kafam bozuk işte. Masamdaki karton takvimle kesişiyoruz ilk kıpırtıda davranıcaz silahlara; o zamana, ben atık kağıt kutusuna... Kafam bozuk.

Bugün tutunacak bir yerini biliyorsam da hayatın, gittim kırdım filiz vermiş taze yerinden, kafam bozuk...

10 Kasım 2010 Çarşamba

diz elden çekilin bakiim!

Benim dırdırcı artist* dizlerime bunlardan almalı, üzerlerinde kurdelelerle ya çıldırırlar (ki benim herhangi bir sokağa böyle çıkmayacağım garanti) ya da bir şey olduk sanar mutlu olurlar...

Dizlerimdeki ağrılar geri mi geldi yoksa kuşlar mı çekti gitti? Geçen sene beni topal bırakan hani, hani her gece sabaha geçecek dediğim, hani yavaşlığıma dayanamayan kardeşimin kucağında gezdiğim... Tanrım, yaz gelmişti ve onlar gitmişti, kış geldi üşüdüler ve yuvaya mı döndüler... Sokaklarda sürünsünler... Geçen sene topal bıraktılar beni... Engelliler için her türlü çağrının kıymetini anladım; merdivenlerin çıkamayanlara nasıl kabus olduğunu bilir misiniz ey ahali? Gözlerim dolu dolu az bakmadım her yanı merdivenli yokuşlu sokaklarıma... Gitmişlerdi, döndüler mi geri? Doktor söyledi, bunlar bana eski bisikletçilik günlerinden ya da bir motosiklet kazasından yadigar... Ne sevinmiştim yerden kalkınca, yuppi sağlamım heh hee diye, erken öten horozmuşum, son gülenmiş esas oğlan... Kıkırdak zedelemeşim, yumuşatmışım her ne yapmışsam yapmışım... Belki de abartıyorum azıcık sızladılar diye yine üzülücem sanıyorum, belki de ağrımazlar kimbilir, mutlu onlar artık, geçti bitti, dindiler, di mi dizlerim?

Yürüyün nereye isterseniz
Ben her şeye razıyım,
Beynime siz söyleyin
Paşa keyfinize ne lazım
Ne derseniz eyvallah
Dizilerim kralsınız, ladysiniz,
Ne bileyim artık her neyseniz evelallah...
Yapmayın kıymayın acıtmayın,
Baksanıza ne güzel kız, maşallah... :)

Bana bakın tepemi attırmayın, diz elden çeklin bakiiim!


not-u dip: ne çok yalaka arapça kelime kullanmışım, "yallah yallah" diye bağırasım geldi... YALLAAAAH!




8 Kasım 2010 Pazartesi

üşüme diye...

sen yüz tatlı sularda,
ben kuruturum saçlarını,
üflerim sıcak sıcak...
ellerim okşar yüzünü
dudaklarım mırıldanır bir şarkı.
sen yüz tatlı sularda,
kıyılarda bekleyen benim
sıcak sıcak...
hoy la rila rila heeey heeey, hoy larilarila heeey!

Tatil gelüüür hoş gelüür ley ley lümlüm ley!

Büttün dünya buna inansa bir inansa, hayat bayram ossaaaaa!

ben kalender meşrepim oh oh, güzel çirkin aramam, amaaaan!...


Kızım bu hafta son, sonra tatil tam 1 hafta. Bir hafta demek ne demek biliyor musun? 5 gün artı 2 haftasonu yani 4 gün, tamı tamına 9 gün, hoy larilarila heeeey hey!... Lanet patron yok, sabah erken kalkmak yok, gezmek tozmak, yemek içmek semirmek var...


"Allahım ne kadar da mes'udum."

kaygılı not: durun, sakın bana pazartesi yarım gün çalışıcaz demeyin!

çok kaygılı diğer not: hoyraliralira heeey de nereden çıktı şimdi? kendine şok ol kızım, hatta istersen 1 dakikalık komaya gir, yere devril...

5 Kasım 2010 Cuma

24 saatin multi-pozitif anıları...

Çok pozitif biriyim ben canım....

Patronumun koridorda ileri geri ayak sesleri eşliğinde, hala bitmedi mi geç kaldık feryatlarına rağmen, çizimlerin bir türlü çıkmayan çıktılarını ermiş insan sakinliği ile alabiliyorum... Bu iş yerinde sabır taşı oldum, sukunet edindim, ermişler divanına yaraştım, huuu... Dilekler ve çaput bağlamak için, köşeyi dönen sıranın sonuna geçebilirsiniz. Karışıklık olmasın lütfen, kaput değil çaput. İlle de kaput bağışlamak isteyen varsa, azıcık daha az yesin biriktirsin aracın geri kalanı ile getirsin, rica ederim.

Toplantıda, çocukların bile aklına gelecek kadar basit fikirleri "bakın bakın ben ne düşündüm, hehe ben düşündüm" diye gururla söyleyen buldumcuk insanları gülümseyerek ve sanki çok yaratıcılarmış gibi gaz vererek dinleyebiliyorum. İçimden salaksınız dedim, evet dedim. Beni sevdiler...

Metro, otobüs gibi araçlara pek binmediğimden, (burjuvazilikten değil, işim evime 3 adım olduğundan) bir şey fark ettim, metroda herkes birbirini kesmede... İş çıkışı ve iş gidişinden başka zamanda kadın görmeyen halkımız piyasayı metrolara taşımış... Yorgunum, bitkinim, asabiyim, o kestiğin bıçağı etinle söker alırım, buradan fırlatır kaşların arasından vururum, senden trenlere makine yağı yaparım cümlesini sesli söylemiyor, kafamı çevirmekle yetinebiliyorum...

Yorgunluktan bittiğim ve eve kendimi devrilerek attığım, erkenden yatarım hayalleri ile yumuşadığım anda "hastayım" diye mesaj atan sevgülüme mızıklamadan tekrar giyinip koşarak gidebiliyorum, yine olsun yine giderim, hastasıyım... :)

Sabah sabah yersiz kaldığım vapurda yayıla yayıla oturduğundan mütevellit, "biraz sıkışır mısınız" dediğim ama bir kaç dakika suratıma suratıma gelen mel bakışlarla karşılandığım, kendisini takım elbiseliyim adam oldum sanan ama belli ki okuldan yeni mezun velede kızsam da çaktırmadım. Laptop çantan sağa atılmış, sol elde kahvenle ve beyaz yakandan aldığın güvenle kalabalıkta 2 kişilik yer işgal ederim sanıyorsun ya o iş öyle değil bir kere, yarın bakkallara imrenerek bakacaksın, bekle hele iş dünyası kıçına iki tekme atsın... Gittiğin yoldan dönüşteyim yavrum ben, çeykşele!

Sabah ofise 30 dk erken gelerek, cezeevine bilerek isteyerek en erken giren olarak, herkes için çay bile demledim...

Uykum var, öyle böyle değil...

Çok pozitif bir insanım, öyle böyle...

nameli not: "Hayat fena bir şey olmazıdı,
Sabah erken kalkmak olmayaydı..."

3 Kasım 2010 Çarşamba

beklenir elbette seve seve, sadece...

The Waiting, Gustav Klimt

Birini bildiğin hali ile uğurlamak mı zor ,
Bilmediğin hallerde geri gelişindeki belirsizliği beklemek mi?

2 Kasım 2010 Salı

amaaan doktur derdime çare...


Geçen gün mailime bir bilgi düştü...

Devletin size tahsis ettiği aile hekiminizi öğrenmek ister misiniz? Tıklayın o zaman!


Kimbilir ne çıkacak desem de merak işte, tıkladım... AA gerçekten evime en yakın hastanede bana, şahsıma, adıma, benim için diyorum heey, özel tahsis edilmiş bir hekimim var imiş. Gitmesem de görmesem de benimmiş... Aman pek güzel ne güzel, benim olduğuna göre sıra falan beklemeyeceğimdir herhal değil mi ey yetkililer... Yetkilileeeer?

Aile hekimliği hiç bilinmeyen bir dal, belki de yanlış seçilmiş bir dal ismi, kim bulmuşsa sanki biraz uydurmuş. Mesela neroşirurji gibi bir isim nerede (doğru yazdım mı acep), nerede aile hekimi. Doktor olmuş bu adamlar kolay mı? İnsan azıcık zor, azıcık da havalı bi' isim bulur, bu ne!

Aile hekimi... Saçma bir isim. Mesela aklıma gelenler:

---> Yalnızlar aile hekimine gidemez, önce aile kurun öyle.

---> Her seferinde ailecek hatta belki sülalecek mi gidilmeli?

---> Özellikle psikolojik bir konu bu, evet psikopatız toplumcenek, birer birer yetişemiyor devlet, ailecek belki 15-20 yıla, eh işte.

---> Aile hekimi aileden bir doktor demek, bizim ailenin hekimi dayımın baldızının görümcesinin oğlunun karısı Esra. Aslında göz doktoru ama biz böbreğimizi bile gösteriyoruz valla, bunun gibi bişi işte bu yeni uygulama da... Tanışmayan aile bireyleri kalmışsa onlar da tanışsın, herkes kendi ailesi içinde kendi sağlık sorununu çözsün diye. Bulaşmayın sgk'ya diye. İyi bişe tabi, yapmadığımız şey mi, değil!

Aslını merak eden google'da baksın neymiş, kimmiş, ne yaparmış. İşler yolunda giderse iyi bir şey, gitmezse de uydururlar canııııım sen de, dert ettiğin şeye bak!...

.
gereksiz not: durmaksızın "aile hekimi" derseniz "alimeki" diye bir kelime çıkıyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

yok arkadaş ben demem

29 Ekim tatilini kaptık ya, şimdi kara kara "bugün yarım gün olsa idi, ne de güzel oliridiiii amaııın amağn" türküsünü çığırıyoruz. Lakin ofiscek içimizden deli patrona kurban edecek sözcüyü seçemedik... Valla ben demem, varsın yarım gün daha çalışayım en azından nefes alırım, en azından yarınki havai fişekleri hastaneden değil evimden görürüm...

27 Ekim 2010 Çarşamba

kendim için

geyikli geceyi hep sevdim...

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Herşey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut dövüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli...

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.
Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltuk altlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında...

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı...

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk.

Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayak ucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut Uyar

çengi


Parmağımı şıklattığımda yanımda olabilseydin,
Müziksiz çengiye dönerdim.

26 Ekim 2010 Salı

Modern Macera

Hüseyin Çağlayan çalışması

Haftasonu İstanbul Modern'e gittik. İnsan sergi-galeri gezince kendini iyi hissediyor, sonunda bir haftasonu da faydalı bir iş yaptım diye de övünüyorsun. Kalıcı serginin değişmeyen tablolarını görmekten biraz sıkılmışız ama olsun hatırlamış olduk, bir dahaki sefere artık hatırlatmasalar iyi olur. O geometrik desenli, büyük dikdörtgen tabloyu da hiç sevmiyorum, canımı sıkıyor.


Soyut olduğunu sandığım tabloların çoğuna "ben de yaparım ne var yani" yorumunu yaptığım için utanmam gerekiyor olabilir, yine de fikrim değişmiyor. Sanatçının eserine saygı hürmet sonsuz, lakin elde değil bende bu etkiyi yaratıyor. Hepimiz resim ve sanat duayeni olmadığımıza göre, bu yorumu yapma hakkımız da saklıdır herhal... Öyleyse haydi tartışalım, sanat kimin için? E benim için, yakında resime başlıyorum ve kendim için kendi sevdiğim şeyler yapıcam, eşe dosta vericem, zorla duvarlarına asıcam, asmayanı portresini yapmakla tehdit edicem. Belki sergi bilem açarım, buradan da davetiye yazarım... Şimdi gidip yeşil çay içeyim...

Sergide görülebilecek, bir H. Çağlayan çalışması


Asıl gidilesi sergi Hüseyin Çağlayan, ilginç olduğu kadar takdir edilesi deneysel bir modacı, hem film hem de moda çalışmalarını sevdim, üstelik onun işlerine "yapabilirim" bilmişliği ile de bakmadım, bakamazdım. Benim (sıradan) bakış açım önemli mi bilmem ama çalışmları etkileyici idi... Adam elbiseyi demir tozuna bulayıp toprağa gömmüş sonra çıkarmış defilede kullanmış, 40 sene düşünsem aklıma gelmezdi. Değişik olmuş, evet kesinlikle deneysel çalışma olmuş, fakat benim aklıma ilk gelen "bu tozlu kirli şeyi kim giyer şimdi" olunca sanırım sihir bozuluyor bir nebze. Sanatçı zarafeti ile elimi çeneme alıp "hmmm enteresan, modadaki bidi bidi akımı ile tırıvırı düşüncesinin toplumsal fiktiriğe ilginç bi tepkisi aslında bu" türünden bir yorum yapamayacağım içindir, giyilir giyilmez, güzel, çirkin, ah çok yaratıcı, çok sıradan diyorum hiç istemesem de, utancımı da cebime atıyorum evde çıkarıp bakarım diye... Parlak yorumlarım olmasa da en azından farkındayım durduğum yerin. Bu da bir bilinçtir, bir şeyler farkındalıkla gelişir diyerek kendimi ve de benzerlerimin oluşturduğu toplumu teselli edebiliyorum. Hatta bu yüzden kendimle ne çok övünsem azdır... Az övündüm zaten, mütevazi biri sayılırım.


Hüseyin Çağlayan defilesinden, değişen kıyafetlerden biri.


Sergide gezmenin en kötü tarafı ayaklarınızın sanattan anlamaması, aslında çıplak ayak gezilmeli sergi, arada oturup parmaklarını ovuşturabilmeli insan. Hatta aralara, içinde su olan, minik havuzcuklar yaparlarsa vallahi sanatsever bir toplum olur çıkarız: "Yetkililer sesimi bi' kere de duyun ya!"

Sergide gezdikten sonra kafede sıcak çikolata için, iyi yapıyorlar aferim, sanatsal yorgunluğunuzun yükü altında ezilmiş bireysel ayaklarınızı yumuşatmak için girişilmiş bir eylem olarak işe yarıyor (yorum yapamam mı sandınız! hahhayt). Neskuik değil gerçek çikolata tadında ki bu zor bulunuyor artık. Cheesecake yemeyin.

Çıktığımızda askerler, polisler, tv kanalları... "Hah sonunda yakayı ele verdik" dedik ki, devletimizin başı Body World's sergisine gelmiş diye duyunca rahatladık, o varken bize bir şey olmazdı netekim. İçeride sergiyi gezen sıradan vatandaşa azıcık üzüldük. Devletin başı bakarken çevresindeki ekip de (tahmini: koruma, danışman, polis, asker vs.) aynı body'e bakacağından en az 5m'lik çap içerisinde rahat hareket engellenecektir ki bu, paranla rezil olmanın bir başka boyutudur diye kurduk, ama belki de öyle olmamıştır, belki de yalnız gezmiştir sergiyi, belki de şaha gelmiş daha bir görünür olmuştur body'ler, kimbilir...

Karaköy Bankalar Caddesine de gitmişken bir baktık, özlemişim o karamsar dev binaları. Çakma İspanyol merdivenleri de aynen yerinde, ama eskiden bir sürü kedi olurdu basamaklarında, şimdi sadece bir tane görebildim, belediye cevap versin: kediler nerede? Arka sokaklarda ise çok güzel eski binalar keşfettik, teeeğ 1300'lerde Cenevizliler yapmış, ama ne "su samurum" ne de ben fotoğraf makinası almayı akıl edemediğimiz için belgeleyemedik. Korunamamasına vahlandık, dövündük, Kadıköy vapuruna yollandık.

Pazar kahvaltısını Karaköy'de yaparım sananlara duyurulur, tüm mekanlar hınca hınc, özellikle her iki Namlı. Geriye börek çörek seçenekleri kalıyor, bilin de gidin, sonra üzülürsünüz.

Hüseyin Çağlayan hakkında bilgi için fotoğrafına tık diyin... ;)


25 Ekim 2010 Pazartesi

Bu kadını seviyorum: Lhasa de Sela



Kısacık yaşamına 3 harika albüm sığdırmış, Meksika kökenli, güzel sesli, güzel yüzlü kadın: fotoğrafını ilk gördüğümde hayran kalmıştım, ifadesi bir çok şey barındırır gibiydi, hem şımarık hem hüzünlüydü. Sesini ve şarkılarını dinleyince daha da çok sevdim ben onu... Zaman zaman hatırlar dinlerim, anladığım ezgilere ilişmiş anlamadığım sözleri mırıldanırken, belki benzer belki değil yeni anlamlar yüklerim... Kendimce...
Dinleyin,

Albümleri:

La Llorona
The Living Road
Lhasa

Lhasa de Sela, 27.09.1972 - 01.01.2010

18 Ekim 2010 Pazartesi

haydi iş kuralım...

Amatörler için kendi ofisine yerleşmenin yaşanmış/denenmiş/henüz başarılı olamamış 4 aşamalı girişim süreci:

1. Fikrin kafada ilk çakışı (kanlı merdiven):

Merdivende tökezleyip düştüğünü, düşerken değil düştükten sonra anlamak gibi. (acı olan şu ki bu benzetmeyi çok aramadım.:) Her neyse merdiveni unutalım, eninde sonunda çalıştığın her yerde sömürüldüğün hissine kapılır o merdivenden düşer ve "yeter" diye naralar atarak "neden kendi işimi yapmıyorum ki" dersin... Flaş kafada böylece çakar, fikre alışma dönemi için için yaşanır, kimselere söylenmez ilkin ve kendinle konuşma süreci başlar: kendi işimi yapsam/ - olur mu ki/ -olur olur/ - yok yaa zor iş sana mı kaldı/ -nesi zor herkes yapıyor/ -yaparım değil mi/ -yaparsın tabii... Bu dönem de pek sürmez sürmemelidir de, tek başına hayal kurmanın sıkıcılığı kendimizi ortak aramaya iter. Çok geçmeden sizin gibi merdivenden düşen güvenilir bir iki dost arasından en güvenilir olana yapışırsınız.

2. Hayaller aleminde fikir üretme (laylay loyloy):
İmkanlarınız çerçevesinde bu süreç 1 ila 15 yıl arasında sürebilir, en kötüsü hiç bitmeyebilir. "İmkanlar"dan kasıt: boşa saçabileceğiniz baba paranız yok ise demektir. Var ise zaten bu aşama kısadır, hemen bulunan en uygun ya da uygun olduğu sanılan girişime başlanır, gerisi kolaydır yetenekler ve piyasa çerçevesinde ya batılır ya da çıkılır. Bu gibi durumlarda batılması çok komaz, para babanındır o düşünsündür, amaan zaten para dediğin mezara mı gidecektir. Bizim gibi ekosistem tipler içinse bu uzun bir süreçtir "kurar ha kurar kuraaar"ız da içimize sinmez bir daha kurarız. Olur olmaz herşeyi düşünür, her nevi iş türü için A, B, C...Z planları yapar, bozar yapar, yine bozarız... Sonra bi dönem cayarız, maaşlı iş güvenli sıcak yuva gibidir, bırakıp da nereye niye gideriz, kırıp dizi otururuz oturduğumuz yerde. Yok hayır artık oturamayız, yine döneriz aynı fikre, kurmaya devam ederiz. Kurulacak işi kafada şekillendirme aşamasıdır yaşanan ve akla olmadık yöntemler gelir, bol bol gülünür, hayaldir beleştir, sınırı yoktur, işin suyu sıkılır, suyundan tatlı limonata yapılır sağa sola ikram edilir, pembe hayalin sarhoş eden neşesine kapılıp epeyce eğlenilir... ohohoho keyiften ölünür... :)

3.Hayali ciddiye alma (ben ağlarım yane yane):

Sonra bir gün, bir arkadaşınıza rastlarsınız, o akıl yoksunu, o bitli Pakize kendi işinin patronu olmuş salınmakta, okulun en yeteneksizi iken, ne yaptı nasıl yaptı ise şimdi patroniçe edalarında üstelik mütevazilik denen erdemin bir çeşit siyasi akım olduğunu sanarak dolaşmaktadır. Alt dudağınız bükülür o akşam, aynadaki yansımayı ters ters kesersiniz, iki çift laf edersiniz kendinize, uzanır tavana bakar bir kaç leke, kabarmış boya keşfedersiniz, dayanamaz hayali ortağınızı ararsınız. Ağlamaklı sesle anlatırsınız olanları, onun da alt dudağı bükülür, hayal aleminden eyleme bir türlü geçememenin mahsunluğu ve utancı çöker... İşte ortak hayalperest tam da burada önem kazanır, "yürü eylem planı başlatıyoruz" der sıkı bir gazla, gözler parlar, mendil çıkar cepten, bu kez buruna değil havaya yükselir, haydaaaa naralarıyla halaya durulur, nın nınınını nını hooppaa.. Oldu bu iş kızım... Biz yapamayacaksak kim yapacak, süperiz biz, hayır 10 numarayız, hayır mükemmeliz, o da değil çok zekiyiz biz kızım... Gerçek? :)

4.Eyleme geçme (yürrü bea):

Artık oturup kurma devri geçmiştir, konu açılınca gülmeler eğlenmeler yoktur, ciddi meseledir, hayat memattır, tatlı limonata yoktur, acı şalgam vardır. Açılacak şirketin internet sitesi, kart bastırmak, grafik tasarım vs. hepsini yapacak donanım damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur, kendin pişir kendin ye usulü başlamıştır. Sağda solda tanıdık tanımadık kim var kim yoksa haber salınır, ferman yayınlanır. Yetenek abidesi bile olsanız ve bunu herkes bilse bile durduğunuz yere kimse gelip "al iş, haydi yap da para kazan" demez, çıkıp "niyet ettim ben bu işi yapmaya" diye avazınız çıktığı kadar bağırmanız lazımdır. Utanma sıkılma yoktur her kapı çalınır. Sonra beklenir... Bekleniiiir, bekleniiiir, bekleniiiiir bekleniiir, bekleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee, bir kaç kapı mutlaka aralanır ki bu bile başarıdır... Olacaktır yakındır, fırtınadan önceki sessizliktir, emin olunmaktadır...

Bitmez...




1 Ekim 2010 Cuma

30 Eylül, Arena, Ozzy!


"you're all fucking crazy!"

U2'nun yanar döner sahnesini yiyim, Ozzy Osbourne'a bir şey olmasın dedirten, kendimi ilahi aindeymiş gibi hissettiren konser, bu kadarını beklemiyordum ne yalan söyliyeyim. Sıkıldıkça seyircileri köpük banyosu yaptırması, kendisi
de yapıp kedi gibi ıslanması, kova kova suyu izleyicilere şevkle dökmesi, mama I'm coming home!... Metalci, çocuk ruhlu ilah geldi ve gitti... Yine gel yine gel, geeel Ozi Amca yine geeel... :)


rock forever! :)

23 Eylül 2010 Perşembe

bronz madalyamı verin çabuk!

*
İşine 5 dakikada yürüyerek gitmeye alışmış Avrupa yakası insanını alır haydi bakalım gece Anadolu yakasında kalacak, sabah önce dolmuşa, sonra vapura, sonra yine dolmuşa bineceksin derseniz kabuslarını uyandırabilirsiniz, dikkat edin...

2-3 Anadolu yakası tecrübemle yaptığım, çıkış-varış ayarlı zamanlama hesapları, okulların açılması ile suya düştü. Olimpiyatlar 100m koşusunda vatana madalya ile dönebilecek hızla yetiştiğim vapurda yeni bir dönemin başladığını anlamam uzun sürmemişti. Yine de hiç değilse kaptanın vereceği bir plaket ile ödüllendirilmeliydim.

Bugün tedbirli olacaktım, bu sefer no panic! no running! Asla elime geçmeyecek bronz (bknz. mütevaziyim) madalya için nefes nefese kalmayacaktım: ne kadar ekmek o kadar köfte... Hah, aldığım dersin hakkını verdim, elimi kolumu sallaya sallaya 8.15 vapuruna yetiştim, zamanlama mükemmel. Hesaplar kayda alındı, gerisi zaten kolay, Beşiktaş'ta hemen çıkışta bir taksi-dolmuşa bakar... Taksi dolmuş diye bir kavram çıkmış, onu da yeni öğrendim, bildiğiniz taksiler 4'er 4'er aldıkları insanlar ile dolmuşçuluk yapıyor, sanırım kaçak. Bakalım daha neler öğreneceğim.

8.45 Beşiktaş: Kahpe felek!!! Kader Anadolu'dan Avrupa'ya geçenleri ya da belki de sadece beni sevmiyor olmalı, her zamanki taksi dolmuşların yerinde bir polis motoru, ortalarda ne dolmuş, ne "sıraya girin, binin, durun, hoop arkaya" diyen adam var, olsun biraz bekliyeyim, belki gelir...

5dk sonra, polis buradayken asla o dolmuşun gelmeyeceğine ayılma anı. Harbiye dolmuşuna koş, hayır hayır kuyrukta 150 kişi var, taksi, taksi bul çabuk! Taksilerin hepsi mi dolu olur, boş olan da beni beğenmedi, püf!... Evet geç kalıyorum, şimdi zamanı: panik! "Hepimiz bu lanet yerde ölücez!" Sonunda spontane gelişen C planı, öğrenciliğimin 30M'si derdime yetişiyor, rötarlı ve yine telaşlı da olsa işteyim... Hesapları yeniden yapıcaz, polis faktörü katsayı olarak işleme dahil edildi, 30M "C" planı olarak kayıtta... Yapılan kamu oyu yoklaması ve istatistik raporuna göre, Kabataş denen bölgeden geçiş alternatifi için cesaret toplanacak ve elbet bir gün denenecek... Oldu bu iş!

İyi günler!
.
*fotoğraf temsilidir. :)

22 Eylül 2010 Çarşamba

fotoğrafın dili: gider iken...



“Sabah seni almaya gelirim” diyerek kapadı telefonu. Sabah...

Kış yeni bitmişti, çiçek desenli kıyafetleri ile yollar en güzel kokularını sürmüş, kollarına koyun sürülerini almış, üzerlerinde açık mavi parlak bir örtü, kıvrılıp uzanmış onları bekliyordu... Erkenden yola çıkılacak, feribota doğru nefesler tututalarak bu şehirden kaçılacaktı. Dağların uğruna heyhat, Eskihisar’a kadar onları canından etmeye yeminli E5 yolunun kahrına bile seve seve katlanılacaktı. Feribotta kötü tost ve acı çaydan ibaret, kulağa pek yavan gelen kahvaltının, aslında nasıl eşsiz lezzetler taşıdığını, büyük ihtimalle, onlardan başka hiç kimse bilmeyecekti... Hatta bir köşede, kaçak yakılacak sigara ile küçük bir macera bile yaşanabilirdi. Yalova iyice yaklaşıp, en önde park etmiş motorlarına doğru yürürken hiç kimse onlar kadar heyecanlı, onlar kadar mutlu ve huzurlu da olmayacaktı... Diğerleri arabalarına binecek, kapıları gürültülü ile kapatacak, gerilerden bir çocuk ağlaması, bir kamyon böğürtüsü duyulacak, motorlar birer birer çalışırken telaş ve egzos kokusu feribotu dalga dalga saracak, derken klimalara davranılacak, menfezlerden üfleyen havayı soluyarak ve ne çiçek kokularını, ne rüzgarın sesini, ne yolu ne de yolun olanları sahiplenmeyerek, radyolarından ara sıra gelen cızırtılı sesleri dinler gibi yaparak varmak istedikleri yere hızla yaklaşacak, feribot iskelesinden de aynı hızla uzaklaşacaklardı. İnmeyi beklerken, geride kopan tüm bu kıyamete kör, sağır kalmanın sırrı, en önden ilk inecek olduğumuzu bilmenin rahatlığı mıydı, yoksa çiçekli yolların hayali mi?

Bense feribottan uzaklaşırken sımsıkı sarılacaktım ona, rüzgar gözlerimi yaşartacaktı. Yollar bizi aldıkça yüzümüze vuran kokularda çam, çiçek, toprak birbirine karışırken baharı getirenin tutku olduğundan neredeyse emin olacaktık. Her manzarada dürtecektik birbirimizi “bak, bak ve sen de gör” demenin gururunu, güzelliği kelepir paylaşmanın cömertliğini yaşayacaktık ve işaret parmağının gösterdiği yerde hep hayaller. Tepenin ardından deniz çıksa ilk kez görmüş gibi olacaktık, ormana dalsak sincap arayacaktı gözlerimiz, yamaçların kenarında uçtuğumuzu hayal edecektik, her virajda lunapark neşesi... Bir leylek görsek kendimiz sanacaktık, koyunlara bakıp çobanı soracaktık, köpekler havlayacaktı bize köy yollarında, heyecanlanacaktık. Kaybedilen yolları hep bilmeyenlere soracaktık, her defasında sağ yerine sola, sol yerine sağa sapacaktık. Tesislerde değil, kahvehanelerde karıştıracaktık çayları, muhtar “hoşgeldiniz, yolculuk nereye?” diyecekti, nereye’nin cevabını bilmeyecektik ve bilmememizden memnun tebessümle: “Öyle çıktık geziyoruz işte” ... Pembe yanakları ile 3-5 çocuk toplanacaktı motorların başına, her biri ayrı boyda, kikirdeyerek en çok merak ettiklerini soracaklardı: “kaç yapıyor abi?”, saçlarında gezecekti ellerimiz. Sonra yola dönecektik, ben yine sarılacaktım ona, o dizime dokunacaktı bazen, leylek olacaktık, kırlangıç uçacaktık, otlar çiçekler bürüyecekti üstümüzü, bir uğur böceği, bir kaç kelebek geçecekti, bir arının sesini duyacaktık hep, toprak kokacaktık, kuyu sularının kaygan tadında sarhoş olacaktık ve belki de bahar dağlar kadar bize de gelecekti, yaza kalacaktık...

Sabah olduğunda aşağıda beni bekliyordu, merdivenlerden yuvarlanmamak için heyecanımı bastırarak aşağıya koştum, kask, eldiven, motor sesi, rüzgar serini, sabah güneşi... Ve işte yollardaydık. Gitmeyi bir yerden uzaklaşırken bir diğerine yaklaşmaktan ibaret bir fiil sananların aksine, “gitmekte iken” olanlar için gidiyorduk, tam da hatırladığım, bildiğim, hayal ettiğim gibi...
.

14 Haziran 2010 Pazartesi

motorcu kadın olmanın 5 gereği...


Sıra sıra, renk renk, ufak tefek ayakkabılar arasında en kaba olan, askıdaki minik ceketler içinde en iri mont, sırt çantası, rafın üzerinde duran XS kask…

Bir ev için şüpheli bir durum, muhtemelen Dr. Jekyll gibi değişen biri var… Topuklular uzerindeki hali ile motorcu hali arasında kocaman bir fark olan biri… Motosiklet kullanan kadinlarin hepsi benzer aslında, o kocaman korumalı kıyafetlerin içinde ufak bedenler, narin ruhlar ama yere sağlam basan ayaklar. Bu ülkede kadın olmak kolay degil, motosiklet kullanmak da… Ya motosiklet kullanan kadın olmak?

En basit örnek, bir nikaha gidilecek, elbette bilinen secenekler var, ama trafik olan güzergaha otomobille girmek? Alışmış bünyeler böyle seçenekleri sevmez, yollarda saatlerce camekan arkasında klima soluyarak kendini heba etmez, oturur, rüzgarlı seçeneklerin planını kurarlar: Elbise giymeyiveririz, pantolon üzerine şık bir bluz, topuklular topcase’e hooop; salon önünde değişim süreci, şaşkın bakan bir otopark görevlisi, izlemesinin karşılığı kask teslimatı, rüzgardan akmış rimel ve kaskın sildiği allık tazelemesi. Arka fonda park halinde bir motor, önde yürüyen bir hatun ve müzik “nothing’s gonna change my world”… Motorcu kadın olmanın birinci gereği pratik çözümler bulma yeteneğidir…


Bir de bunun tersi durumlar vardır. Rüzgar serttir, saçların bir daha açılmamak üzere düğüm düğüm olur. Kaskın tependeki saçları tüm görsel beğenilere ters düşecek biçimde yapıştırmayı başarır, gözlerin akar, burnun kızarır. Gittiğin ortamın en sümüklü, en üşümüş, en saçı başı dağılmış kızı olmayı başarırsın ama yine de elinde sallaya sallaya geldiğin kaskla kendini iyi hissedersin…
Motorcu kadın olmanın ikinci gereği en pespaye halinle bile kaskın yanındaysa güzel hissetmektir…

“Vay elinin hamuru ile ha!” demeyin kalbimizi kırıyorsunuz… Elimiz de sadece hamurlu değil, daha çok mürekkepli, hamurlu olanlar da itina ile teşvik edilir… Bu görüşte olanlardan trafikte de mevcut. Mesela aslında hiç kızacağı yokken ve kimse suçlu değilken, birden kaskın içindekinin kadın olduğunu farkediyor, akabinde sinir patlaması. Bakmak, görmek, fark etmek ve sinirlenmek sürecini aheste aheste yaşıyoruz. "Jetonun yavaş çekimde nasıl düştüğünü izliyoruz sayın seyirciler." Sesin de gelmiyor ki camekanli kafesin içinden, sessiz sinema gibi, açılıp kapanan bir ağız, bir şey anlatmaya çalışıyor olmalı “yoksa bu müren balığı mı, bildim di mi?”. Şimdi sıra bende… Motorcu kadın olmanın üçüncü gereği, kadınsın diye köpürenlere gülüp geçmektir…


Çoğu sarı olan araçlara göre erkek dünyasına iğne saplıyorsun, iddialısın, asisin ya da ne kadar korkusuz olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun. O halde onların dünyası olan yollarda almalısın boyunun ölçüsünü: Oyuncak bulmuş gibi davranan, katil olmak ve olmamak arasında pamuk ipliğinde sallanan bu insanların yapabileceklerinin bilmediğimiz sınırları urkutucu. Sadece motosiklet seven insanlarız tıpkı erkekler gibi. Inanın kimse kimseye ne kadar ne olduğunu kanıtlamak için bu makinaları kullanmıyor. Bırakın yollarda bizimle uğraşmayı da sadece rüzgar yaşartsın gözlerimizi…Motorcu kadın olmanın dördüncü gereği rüzgarla yaşaran gözleri rüzgarla kurutmaktır…


“Motosiklet kullanan kadın” kavramı alisilmadik olduğu bizimki gibi ülkelerde kategoriler üstüdür: ya tepki alırsın ya da saygı görürsün, pek ortası yoktur. Motosiklet genel olarak tepki çeken bir araç ama kadin motosiklet kullanicilarinin erkeklere gore daha fazla saygı gördüğü de bir gerçek. Aslina bakilirsa olumlu yanlari olumsuzlardan daha baskin: Bilmem ne hanımken, birden ailenin motorcu ablasi oluverirsiniz. Selamlayanlar, korkutanlardan; helal olsun diyenler deli isi diyenlerden daha fazladır. Motosikletli ilk zamanlarda saçlarımı saklayıp erkek zannedilmenin avantajlı olacağını dusunurdum, sonra fark ettim ki saklamadığımda daha çok saygı görüyorum, yol verenler, gülümseyenler ve en güzeli cama yapışan çocuklar… Bizim ülkemizde sadece kadın olmanin saygı konusunda payina dusen bellidir, motorcu erkekler de trafikte pek nasiplenemez o pastadan, ama oyle saniyorum ki alışılmadık olmanın avantajı ile kadın motorcular cok daha şanslı… Motorcu kadın olmanın beşinci gereği saçları çekinmeden rüzgara teslimden geçer…

26 Ocak 2010 Salı

Bir tuhaf kar hikayesidir...


Bendim değil mi günlerdir kardan adam diye kuduran… Şimdi sağda solda gördüğüm kar bazlı adam ve adamcıkların, sürrealist, realist, avangart her ne ise,binbir çeşit çalışmanın, cami bahçesindeki kardan imamın sahiplerini kabiliyetlerinden dolayı kutluyor, kente ve kentliye katkılarından dolayı belediye tarafından birer plaket ile ödüllendirilmelerini öneriyorum.


Kar yağacağı haberini duyduğumdan beri kardam adam yapacağım diye bar bar bağıran, davul çalıp, borazan öttüren, önüne geleni yakasından tuttuğu gibi tipiymiş, geceymiş demeyip buz gibi soğuğa atan, neyseki uyanık kurbanlarının sıcak şarap, kar topu, çay vs gibi kıvırmacaları ile kandırılan ben, dün kardan bir biblo bile yapamamanın hüznünü taşıyarak tüm gün yağan lapa lapa karı seyredip aslında nasıl da güzel bir kardan adam yapabileceğim ile ilgili hayaller kurmuştum… Neden yapmamıştım ki sanki?


Sonrasında her şey ofiste yankılanan erken paydos haberi ile başladı… Yaşasın erkenden evimde olacaktım… Yolda tek başıma arabaların üzerinden kar toplayacak, botlarım hışır hışır karla kaplı sokaklara batarken kar topunu bir süre elimde taşıyacak, başka bir köşede yere atacak, çıkardığı izin derinliğine bakıp gururlanacak, aynı köşede yeni bir kar topu yapacak bunu defalarca tekrarlayarak tek kişilik kar topu oyunum ile evime kadar gidecektim… Öyle de oldu. Alt tarafı bir kaç avuç dolusu kar sokak gezintisi yaptı. Ah deli gibi istiyordum biri bana okkalı bir kar topu atsa da ben de elimdekini kafasına gözüne çaksam, 1. sokak kar savaşları bu vesile ile başlasa, ortalık karışsa, sonra gülmekten çatlayarak eve girsem, neyse… Teşvikiye’nin arkalarına daldıkça önce arabalar ki zaten azdılar ve sonra insanlar azaldı ve yollar giderek kapandı. Mahsur kalmış arabalar gördüm, zavallı sürücüler bir yola bir arabalarına sonra en yakında hangi esnaf varsa, bakkal, sucu, tüpçü, terzi, ona bakıyorlardı : “bi el atın yahu, belki geri çıkar kaçarım”, sucu çocuk: “abi sen niye bu yola girdin ki” ( meali: salaksın abi :)… Araç sürücülerine kalırsa, vay be dünyanın başına büyük bir felaket gelmişti: “Allahım bu lanet yokuşta hepimiz öleceğiiiiiiz”. Yok valla benim ev şura, ben daha milyonlarca yıl yaşarım gibi, az çok erzak da var, biraz idare de ettim mi tamamdır.


Dünyanın sonuna gelmiş sürücüleri ve araçlarını da geride bırakıp, yokuşun artık ulaşılması daha güç derinlerine indikçe, zemindeki kar da yoğunlaşıyordu ve artık -yaşasın- kar topu almak ister gibi yapıp sağda solda ve yukarıda da kimseler yoksa arabaların üzerine atılıp, iz bırakma gibi yeni bir eğlencem de vardı. Bu şekilde 'çaktırmadan sokaktan geçen-usulca süzülen yarı deli' gibi sonunda kendi sokağıma geldim. Fakat o da ne: yığılmış karlara kimse el sürmemiş, sokağın tüm çocukları aynı anda ya hasta ya cezalı olmalı, kaldırımlara basılmamış, en temiz en güzel hali ile sokağım, sanki benim için karla kaplanmış… Manzara karşısında gözümde yıldız da değil flaş çaktı, sonra suratımda bir gülümseme, iş yapmanın marifet gerektiren haliyle dilimin dışarı çıkmamış olduğunu umuyorum, evet ciddi biçimde umuyorum… Birden kendimi yere atıp başladım yoldaki ve kaldırımlardaki karları bir araya getirmeye. Kafamdaki plan belli: toplayabildiğim kadar kar bir araya toplanacak, en az 75 cm boyunda, şanıma yaraşır bir kardan adam yapılacak… Hey heeeyt kaç gündür neden tek başıma yapmak aklıma gelmedi ki! Çalış ece çalış, çalışmayanı kimse sevmez, ha gayret… Ben daha iki avuç karı birbirine yapıştırıp küreselleştirememişken ıssızlığın içinden kaya kaya bir araç gelip dönemediği köşede, yani tam da benim yanımda durdu. Çömelmiş kar avuçlayan ben ve kapıyı açıp can havli ile dışarı bakan adam burun buruna geldik. Adamcağız önce yerde, ırgat gibi çalışan bana, sonra arkaya arabasının tekerleklerine baktı, ben de bir adama bir tekerleklere bakıp biraz utanarak tekrar kar avuçlama işime döndüm. O sırada boş diye sevindiğim o sokakta, daha ileride, başka bi araç vıj cıjt gajırt yapa yapa, hoop diye bağrışa çığrışa geldi… Ben hala yerde… Yanımdaki arabadan adam indi, tekerleklerine zincir takmaya uğraşıyor, ben hala yerde iki avuç karı birbirine yapıştıramamışım, zaten üşüyorum üstelik yorulmaya da başlamışım ve artık yaptığım periyodik hareketlerin kardan adam yapmakla da pek alakası olmadığı besbelli. Sokak ortasında yerde hamur açan bir insanı andırıyor olmalıyım, lakin günlerin hayali var, kolay pes edilmeyecek. Arada bir kalkıp üşümüşlüğün verdiği delice bir telaşla sağa sola koşuyor, kaldırımlardan başka karlar kucaklayıp yığınımı büyütüyorum ya da büyüttüğümü sanıyorum, ama kar sıkışmıyor yine dağılıyor, yine dağılıyor. Yanımda adam zincir takıyor canı burnunda, ben hamur açıyorum yanıbaşında can hıraç… Tövbe tövbe hangimiz deli, tabiki sen, yukardaki sucu çocuk bile ne diyor: “ bu havada bu sokaklara girilir mi?” Adam sana bakıyor, sen bakma, bakmaaa yok gibi yap, deli sanacak kardan adam yaptığını çaktır, haydi çaktır, git kar topla, hayır hayır, toplamak demek taşırken yarısından çoğunu döküp bir avuç kar getirmek demek olmamalıydı. Ha gayet ece, ha gayret, bi kucak daha al şuradan. Belki yerde yapılamıyordur, hatırla: hep arabaların üstündeydi adamlar. Belki de arabanın üstünde kolay yuvarlanıyordur, bence oraya taşı, evet evet öyle yap, şimdi al yerden kümeni oraya götür, al hadi, haydi hooop... Ahaa! elimde dağıldı, onca uğraştığım küme kolumdan düşüp yerle bir oldu.. Devam mı, kardan adam diye tek yaptığım az önce kaymak gibi olan karlı kaldırımda epeyce dağınıklık yaratmak oldu. Adam bana bakıyor olmalı, ama benim ona bakacak cesaretim kalmadı artık. Toz ol Ece toz, gir eve gir! Adamın zincirini takarken düşünecek bir kaç şeyi var artık: senin ne yapmaya çalıştığın, ne tür bir deli olduğun, kara olan hıncının nereden geldiği, nasıl bir çocukluk geçirdiğin… Karar vermemin akabinde saniyeler içinde kendimi eve arkama bakmadan attım, beceriksizliğimin bedelini tırnaklarımın işkenceciler tarafından bir bir sökülmesi şeklinde çektim; camdan iki arabayı da izledim, adam zincirini kardan adam yapmaktan çok daha kolay taktı ve gitti, diğeri gacır gucur ite kaka dura dura kaya kaya uzaklaştı… Bir kardan adamcık hayalim vardı onu da elime yüzüme bulaştırdığım yetmedi, bir de üstüne rezil oldum…
Şimdi düşünüyorum, acaba apartmandan bi’ gören oldu mu?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...