18 Ekim 2010 Pazartesi

haydi iş kuralım...

Amatörler için kendi ofisine yerleşmenin yaşanmış/denenmiş/henüz başarılı olamamış 4 aşamalı girişim süreci:

1. Fikrin kafada ilk çakışı (kanlı merdiven):

Merdivende tökezleyip düştüğünü, düşerken değil düştükten sonra anlamak gibi. (acı olan şu ki bu benzetmeyi çok aramadım.:) Her neyse merdiveni unutalım, eninde sonunda çalıştığın her yerde sömürüldüğün hissine kapılır o merdivenden düşer ve "yeter" diye naralar atarak "neden kendi işimi yapmıyorum ki" dersin... Flaş kafada böylece çakar, fikre alışma dönemi için için yaşanır, kimselere söylenmez ilkin ve kendinle konuşma süreci başlar: kendi işimi yapsam/ - olur mu ki/ -olur olur/ - yok yaa zor iş sana mı kaldı/ -nesi zor herkes yapıyor/ -yaparım değil mi/ -yaparsın tabii... Bu dönem de pek sürmez sürmemelidir de, tek başına hayal kurmanın sıkıcılığı kendimizi ortak aramaya iter. Çok geçmeden sizin gibi merdivenden düşen güvenilir bir iki dost arasından en güvenilir olana yapışırsınız.

2. Hayaller aleminde fikir üretme (laylay loyloy):
İmkanlarınız çerçevesinde bu süreç 1 ila 15 yıl arasında sürebilir, en kötüsü hiç bitmeyebilir. "İmkanlar"dan kasıt: boşa saçabileceğiniz baba paranız yok ise demektir. Var ise zaten bu aşama kısadır, hemen bulunan en uygun ya da uygun olduğu sanılan girişime başlanır, gerisi kolaydır yetenekler ve piyasa çerçevesinde ya batılır ya da çıkılır. Bu gibi durumlarda batılması çok komaz, para babanındır o düşünsündür, amaan zaten para dediğin mezara mı gidecektir. Bizim gibi ekosistem tipler içinse bu uzun bir süreçtir "kurar ha kurar kuraaar"ız da içimize sinmez bir daha kurarız. Olur olmaz herşeyi düşünür, her nevi iş türü için A, B, C...Z planları yapar, bozar yapar, yine bozarız... Sonra bi dönem cayarız, maaşlı iş güvenli sıcak yuva gibidir, bırakıp da nereye niye gideriz, kırıp dizi otururuz oturduğumuz yerde. Yok hayır artık oturamayız, yine döneriz aynı fikre, kurmaya devam ederiz. Kurulacak işi kafada şekillendirme aşamasıdır yaşanan ve akla olmadık yöntemler gelir, bol bol gülünür, hayaldir beleştir, sınırı yoktur, işin suyu sıkılır, suyundan tatlı limonata yapılır sağa sola ikram edilir, pembe hayalin sarhoş eden neşesine kapılıp epeyce eğlenilir... ohohoho keyiften ölünür... :)

3.Hayali ciddiye alma (ben ağlarım yane yane):

Sonra bir gün, bir arkadaşınıza rastlarsınız, o akıl yoksunu, o bitli Pakize kendi işinin patronu olmuş salınmakta, okulun en yeteneksizi iken, ne yaptı nasıl yaptı ise şimdi patroniçe edalarında üstelik mütevazilik denen erdemin bir çeşit siyasi akım olduğunu sanarak dolaşmaktadır. Alt dudağınız bükülür o akşam, aynadaki yansımayı ters ters kesersiniz, iki çift laf edersiniz kendinize, uzanır tavana bakar bir kaç leke, kabarmış boya keşfedersiniz, dayanamaz hayali ortağınızı ararsınız. Ağlamaklı sesle anlatırsınız olanları, onun da alt dudağı bükülür, hayal aleminden eyleme bir türlü geçememenin mahsunluğu ve utancı çöker... İşte ortak hayalperest tam da burada önem kazanır, "yürü eylem planı başlatıyoruz" der sıkı bir gazla, gözler parlar, mendil çıkar cepten, bu kez buruna değil havaya yükselir, haydaaaa naralarıyla halaya durulur, nın nınınını nını hooppaa.. Oldu bu iş kızım... Biz yapamayacaksak kim yapacak, süperiz biz, hayır 10 numarayız, hayır mükemmeliz, o da değil çok zekiyiz biz kızım... Gerçek? :)

4.Eyleme geçme (yürrü bea):

Artık oturup kurma devri geçmiştir, konu açılınca gülmeler eğlenmeler yoktur, ciddi meseledir, hayat memattır, tatlı limonata yoktur, acı şalgam vardır. Açılacak şirketin internet sitesi, kart bastırmak, grafik tasarım vs. hepsini yapacak donanım damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur, kendin pişir kendin ye usulü başlamıştır. Sağda solda tanıdık tanımadık kim var kim yoksa haber salınır, ferman yayınlanır. Yetenek abidesi bile olsanız ve bunu herkes bilse bile durduğunuz yere kimse gelip "al iş, haydi yap da para kazan" demez, çıkıp "niyet ettim ben bu işi yapmaya" diye avazınız çıktığı kadar bağırmanız lazımdır. Utanma sıkılma yoktur her kapı çalınır. Sonra beklenir... Bekleniiiir, bekleniiiir, bekleniiiiir bekleniiir, bekleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee, bir kaç kapı mutlaka aralanır ki bu bile başarıdır... Olacaktır yakındır, fırtınadan önceki sessizliktir, emin olunmaktadır...

Bitmez...




1 Ekim 2010 Cuma

30 Eylül, Arena, Ozzy!


"you're all fucking crazy!"

U2'nun yanar döner sahnesini yiyim, Ozzy Osbourne'a bir şey olmasın dedirten, kendimi ilahi aindeymiş gibi hissettiren konser, bu kadarını beklemiyordum ne yalan söyliyeyim. Sıkıldıkça seyircileri köpük banyosu yaptırması, kendisi
de yapıp kedi gibi ıslanması, kova kova suyu izleyicilere şevkle dökmesi, mama I'm coming home!... Metalci, çocuk ruhlu ilah geldi ve gitti... Yine gel yine gel, geeel Ozi Amca yine geeel... :)


rock forever! :)

23 Eylül 2010 Perşembe

bronz madalyamı verin çabuk!

*
İşine 5 dakikada yürüyerek gitmeye alışmış Avrupa yakası insanını alır haydi bakalım gece Anadolu yakasında kalacak, sabah önce dolmuşa, sonra vapura, sonra yine dolmuşa bineceksin derseniz kabuslarını uyandırabilirsiniz, dikkat edin...

2-3 Anadolu yakası tecrübemle yaptığım, çıkış-varış ayarlı zamanlama hesapları, okulların açılması ile suya düştü. Olimpiyatlar 100m koşusunda vatana madalya ile dönebilecek hızla yetiştiğim vapurda yeni bir dönemin başladığını anlamam uzun sürmemişti. Yine de hiç değilse kaptanın vereceği bir plaket ile ödüllendirilmeliydim.

Bugün tedbirli olacaktım, bu sefer no panic! no running! Asla elime geçmeyecek bronz (bknz. mütevaziyim) madalya için nefes nefese kalmayacaktım: ne kadar ekmek o kadar köfte... Hah, aldığım dersin hakkını verdim, elimi kolumu sallaya sallaya 8.15 vapuruna yetiştim, zamanlama mükemmel. Hesaplar kayda alındı, gerisi zaten kolay, Beşiktaş'ta hemen çıkışta bir taksi-dolmuşa bakar... Taksi dolmuş diye bir kavram çıkmış, onu da yeni öğrendim, bildiğiniz taksiler 4'er 4'er aldıkları insanlar ile dolmuşçuluk yapıyor, sanırım kaçak. Bakalım daha neler öğreneceğim.

8.45 Beşiktaş: Kahpe felek!!! Kader Anadolu'dan Avrupa'ya geçenleri ya da belki de sadece beni sevmiyor olmalı, her zamanki taksi dolmuşların yerinde bir polis motoru, ortalarda ne dolmuş, ne "sıraya girin, binin, durun, hoop arkaya" diyen adam var, olsun biraz bekliyeyim, belki gelir...

5dk sonra, polis buradayken asla o dolmuşun gelmeyeceğine ayılma anı. Harbiye dolmuşuna koş, hayır hayır kuyrukta 150 kişi var, taksi, taksi bul çabuk! Taksilerin hepsi mi dolu olur, boş olan da beni beğenmedi, püf!... Evet geç kalıyorum, şimdi zamanı: panik! "Hepimiz bu lanet yerde ölücez!" Sonunda spontane gelişen C planı, öğrenciliğimin 30M'si derdime yetişiyor, rötarlı ve yine telaşlı da olsa işteyim... Hesapları yeniden yapıcaz, polis faktörü katsayı olarak işleme dahil edildi, 30M "C" planı olarak kayıtta... Yapılan kamu oyu yoklaması ve istatistik raporuna göre, Kabataş denen bölgeden geçiş alternatifi için cesaret toplanacak ve elbet bir gün denenecek... Oldu bu iş!

İyi günler!
.
*fotoğraf temsilidir. :)

22 Eylül 2010 Çarşamba

fotoğrafın dili: gider iken...



“Sabah seni almaya gelirim” diyerek kapadı telefonu. Sabah...

Kış yeni bitmişti, çiçek desenli kıyafetleri ile yollar en güzel kokularını sürmüş, kollarına koyun sürülerini almış, üzerlerinde açık mavi parlak bir örtü, kıvrılıp uzanmış onları bekliyordu... Erkenden yola çıkılacak, feribota doğru nefesler tututalarak bu şehirden kaçılacaktı. Dağların uğruna heyhat, Eskihisar’a kadar onları canından etmeye yeminli E5 yolunun kahrına bile seve seve katlanılacaktı. Feribotta kötü tost ve acı çaydan ibaret, kulağa pek yavan gelen kahvaltının, aslında nasıl eşsiz lezzetler taşıdığını, büyük ihtimalle, onlardan başka hiç kimse bilmeyecekti... Hatta bir köşede, kaçak yakılacak sigara ile küçük bir macera bile yaşanabilirdi. Yalova iyice yaklaşıp, en önde park etmiş motorlarına doğru yürürken hiç kimse onlar kadar heyecanlı, onlar kadar mutlu ve huzurlu da olmayacaktı... Diğerleri arabalarına binecek, kapıları gürültülü ile kapatacak, gerilerden bir çocuk ağlaması, bir kamyon böğürtüsü duyulacak, motorlar birer birer çalışırken telaş ve egzos kokusu feribotu dalga dalga saracak, derken klimalara davranılacak, menfezlerden üfleyen havayı soluyarak ve ne çiçek kokularını, ne rüzgarın sesini, ne yolu ne de yolun olanları sahiplenmeyerek, radyolarından ara sıra gelen cızırtılı sesleri dinler gibi yaparak varmak istedikleri yere hızla yaklaşacak, feribot iskelesinden de aynı hızla uzaklaşacaklardı. İnmeyi beklerken, geride kopan tüm bu kıyamete kör, sağır kalmanın sırrı, en önden ilk inecek olduğumuzu bilmenin rahatlığı mıydı, yoksa çiçekli yolların hayali mi?

Bense feribottan uzaklaşırken sımsıkı sarılacaktım ona, rüzgar gözlerimi yaşartacaktı. Yollar bizi aldıkça yüzümüze vuran kokularda çam, çiçek, toprak birbirine karışırken baharı getirenin tutku olduğundan neredeyse emin olacaktık. Her manzarada dürtecektik birbirimizi “bak, bak ve sen de gör” demenin gururunu, güzelliği kelepir paylaşmanın cömertliğini yaşayacaktık ve işaret parmağının gösterdiği yerde hep hayaller. Tepenin ardından deniz çıksa ilk kez görmüş gibi olacaktık, ormana dalsak sincap arayacaktı gözlerimiz, yamaçların kenarında uçtuğumuzu hayal edecektik, her virajda lunapark neşesi... Bir leylek görsek kendimiz sanacaktık, koyunlara bakıp çobanı soracaktık, köpekler havlayacaktı bize köy yollarında, heyecanlanacaktık. Kaybedilen yolları hep bilmeyenlere soracaktık, her defasında sağ yerine sola, sol yerine sağa sapacaktık. Tesislerde değil, kahvehanelerde karıştıracaktık çayları, muhtar “hoşgeldiniz, yolculuk nereye?” diyecekti, nereye’nin cevabını bilmeyecektik ve bilmememizden memnun tebessümle: “Öyle çıktık geziyoruz işte” ... Pembe yanakları ile 3-5 çocuk toplanacaktı motorların başına, her biri ayrı boyda, kikirdeyerek en çok merak ettiklerini soracaklardı: “kaç yapıyor abi?”, saçlarında gezecekti ellerimiz. Sonra yola dönecektik, ben yine sarılacaktım ona, o dizime dokunacaktı bazen, leylek olacaktık, kırlangıç uçacaktık, otlar çiçekler bürüyecekti üstümüzü, bir uğur böceği, bir kaç kelebek geçecekti, bir arının sesini duyacaktık hep, toprak kokacaktık, kuyu sularının kaygan tadında sarhoş olacaktık ve belki de bahar dağlar kadar bize de gelecekti, yaza kalacaktık...

Sabah olduğunda aşağıda beni bekliyordu, merdivenlerden yuvarlanmamak için heyecanımı bastırarak aşağıya koştum, kask, eldiven, motor sesi, rüzgar serini, sabah güneşi... Ve işte yollardaydık. Gitmeyi bir yerden uzaklaşırken bir diğerine yaklaşmaktan ibaret bir fiil sananların aksine, “gitmekte iken” olanlar için gidiyorduk, tam da hatırladığım, bildiğim, hayal ettiğim gibi...
.

14 Haziran 2010 Pazartesi

motorcu kadın olmanın 5 gereği...


Sıra sıra, renk renk, ufak tefek ayakkabılar arasında en kaba olan, askıdaki minik ceketler içinde en iri mont, sırt çantası, rafın üzerinde duran XS kask…

Bir ev için şüpheli bir durum, muhtemelen Dr. Jekyll gibi değişen biri var… Topuklular uzerindeki hali ile motorcu hali arasında kocaman bir fark olan biri… Motosiklet kullanan kadinlarin hepsi benzer aslında, o kocaman korumalı kıyafetlerin içinde ufak bedenler, narin ruhlar ama yere sağlam basan ayaklar. Bu ülkede kadın olmak kolay degil, motosiklet kullanmak da… Ya motosiklet kullanan kadın olmak?

En basit örnek, bir nikaha gidilecek, elbette bilinen secenekler var, ama trafik olan güzergaha otomobille girmek? Alışmış bünyeler böyle seçenekleri sevmez, yollarda saatlerce camekan arkasında klima soluyarak kendini heba etmez, oturur, rüzgarlı seçeneklerin planını kurarlar: Elbise giymeyiveririz, pantolon üzerine şık bir bluz, topuklular topcase’e hooop; salon önünde değişim süreci, şaşkın bakan bir otopark görevlisi, izlemesinin karşılığı kask teslimatı, rüzgardan akmış rimel ve kaskın sildiği allık tazelemesi. Arka fonda park halinde bir motor, önde yürüyen bir hatun ve müzik “nothing’s gonna change my world”… Motorcu kadın olmanın birinci gereği pratik çözümler bulma yeteneğidir…


Bir de bunun tersi durumlar vardır. Rüzgar serttir, saçların bir daha açılmamak üzere düğüm düğüm olur. Kaskın tependeki saçları tüm görsel beğenilere ters düşecek biçimde yapıştırmayı başarır, gözlerin akar, burnun kızarır. Gittiğin ortamın en sümüklü, en üşümüş, en saçı başı dağılmış kızı olmayı başarırsın ama yine de elinde sallaya sallaya geldiğin kaskla kendini iyi hissedersin…
Motorcu kadın olmanın ikinci gereği en pespaye halinle bile kaskın yanındaysa güzel hissetmektir…

“Vay elinin hamuru ile ha!” demeyin kalbimizi kırıyorsunuz… Elimiz de sadece hamurlu değil, daha çok mürekkepli, hamurlu olanlar da itina ile teşvik edilir… Bu görüşte olanlardan trafikte de mevcut. Mesela aslında hiç kızacağı yokken ve kimse suçlu değilken, birden kaskın içindekinin kadın olduğunu farkediyor, akabinde sinir patlaması. Bakmak, görmek, fark etmek ve sinirlenmek sürecini aheste aheste yaşıyoruz. "Jetonun yavaş çekimde nasıl düştüğünü izliyoruz sayın seyirciler." Sesin de gelmiyor ki camekanli kafesin içinden, sessiz sinema gibi, açılıp kapanan bir ağız, bir şey anlatmaya çalışıyor olmalı “yoksa bu müren balığı mı, bildim di mi?”. Şimdi sıra bende… Motorcu kadın olmanın üçüncü gereği, kadınsın diye köpürenlere gülüp geçmektir…


Çoğu sarı olan araçlara göre erkek dünyasına iğne saplıyorsun, iddialısın, asisin ya da ne kadar korkusuz olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun. O halde onların dünyası olan yollarda almalısın boyunun ölçüsünü: Oyuncak bulmuş gibi davranan, katil olmak ve olmamak arasında pamuk ipliğinde sallanan bu insanların yapabileceklerinin bilmediğimiz sınırları urkutucu. Sadece motosiklet seven insanlarız tıpkı erkekler gibi. Inanın kimse kimseye ne kadar ne olduğunu kanıtlamak için bu makinaları kullanmıyor. Bırakın yollarda bizimle uğraşmayı da sadece rüzgar yaşartsın gözlerimizi…Motorcu kadın olmanın dördüncü gereği rüzgarla yaşaran gözleri rüzgarla kurutmaktır…


“Motosiklet kullanan kadın” kavramı alisilmadik olduğu bizimki gibi ülkelerde kategoriler üstüdür: ya tepki alırsın ya da saygı görürsün, pek ortası yoktur. Motosiklet genel olarak tepki çeken bir araç ama kadin motosiklet kullanicilarinin erkeklere gore daha fazla saygı gördüğü de bir gerçek. Aslina bakilirsa olumlu yanlari olumsuzlardan daha baskin: Bilmem ne hanımken, birden ailenin motorcu ablasi oluverirsiniz. Selamlayanlar, korkutanlardan; helal olsun diyenler deli isi diyenlerden daha fazladır. Motosikletli ilk zamanlarda saçlarımı saklayıp erkek zannedilmenin avantajlı olacağını dusunurdum, sonra fark ettim ki saklamadığımda daha çok saygı görüyorum, yol verenler, gülümseyenler ve en güzeli cama yapışan çocuklar… Bizim ülkemizde sadece kadın olmanin saygı konusunda payina dusen bellidir, motorcu erkekler de trafikte pek nasiplenemez o pastadan, ama oyle saniyorum ki alışılmadık olmanın avantajı ile kadın motorcular cok daha şanslı… Motorcu kadın olmanın beşinci gereği saçları çekinmeden rüzgara teslimden geçer…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...