Akşam tesisat problemini görmeye gelen ev sahibim, içeri girdiğinde koridorda dünya umrunda değil gibi kendini yalamakla meşgul oğlum Pati'ye dönüp, "şşt, naber lan, hiç merhaba demek yok" dedi... İçimden çok güldüm, içimden ama, çok derinden...
Sabah 9:05 sularında çalan telefonumu elime aldığımda gördüğüm isim, günün güzel dakikalarının işte bu kadarcık olduğunun habercisiydi. 5 dk geç kalmamdan mütevellit, telefonda çığırıp dövünen lanetlenmiş patronum, neredesin seeeen derken, ofisin kapısının önündeydim. Neyseki bir gün önce raporlu hastaydım da "kem küm ıg mıg, Saykokiller hanım eczanedeydim iğne oldum" dedim ki "eczaneler 8.00'de açılıyooooooor" feryadı ile çarçabuk "emret sultanım" moduna girdim... Evet doğru hayatım hiç kolay değil, hatta epey zor... Ah erkekler emin olun, dırdırcı bir kadınla evli olmanın ne demek olduğunu sizden bile iyi bilirim....
Cici toktor arkadaşımla yılbaşı programı konuştuk, daha önce de çağırıldığım yemekli ev partisi, ardından Nişantaşı sokaklarında ya da tekrar evde içerek, göbecik atarak, dağıtarak ve dağılarak yeniyıla girme fikrine nayır nolamaz dedim gitti bile... Elimde kadehle ritme ayak uydurmayı reddettim diyorum, anlıyor musun? Lakin sevgilisi askerde fayansları sayarken akıl fikir ve vicdan sahibi, üstelik aşık biri olarak (kendimizi yeterince övdüysek söze dönelim) şarap içip, gerdan kırarak "yuppiii yeni yıl" diyerek kutlama yapmam canımı acıtırdı sanki... Hastayım, yastayım diyerek kıvırıp, kudurmasız, sakin, çoluklu çocuklu bir aile ortamında çekirdek çitleyip, tv izleyerek yeni yıla girmeye ve asker samur otoko aradığında ona moral vermeye karar verdim gitti... Yılbaşı dediğin yılda bir, ömürde bir değil hoş, askerlik dediğin ömürde bir, olsun bu kadar, ölecek değiliz ya hatta belki güçleniriz ;)...
Şimdi fark ettim, reklamların geneli değil, şu Nar reklamı başlayınca içime afakanlar basıyor. Her akşam en az beş kere, S. Ortaç denen adamın berbat müziği her kanalda bangır bangır, sesini duymak yetmiyor, yüzünü görmek işkencesi cabası, bir de dans ediyor, bunu bana yapan reklamcıların diplomaları bir bir toplatılsın. Çaldığı mekanlara girmeyen, severek dinleyenleri sevmeyen, çıktığı kanalı kapatan, adını anmayan, ansa da kısa kesen ben, her gün her kanalda bu işkenceyi görmek için nasıl bir günah işledim, bu nasıl bir çiledir, artık alacağım varsa bile almam o aboneliği... O İnşaat firması sahibini 10 kere tercih ederim, hiç değilse durum sempatik idi.
Gelelim günün şahane olayına, düşün hayattan soğumama ramak kalmış, patronumun sesi nasıl tınlarsa tınlasın aslında bir insana ait olduğunu kendime telkin ediyorum, ateşim çıkmış, yüzüm düşmüş ki tam o karanlık esnada cici ortağım aradı, hani kurulması ihtimalini bile sevdiğim işin tek ortağı... Dedi kızım uçuşuk iş görüşmemiz var, teklif var, dedim "yihuuu!" çığlık kıyamet... Haydi hayırlısı, kendi işimizi kurma konusundaki aşamaları daha önce buralarda bir yerlerde yazmıştım o haleti ruhiye aynı gazla sadece hayallere tutunarak devam... Haftaya gidip ak koyun kara koyunlardan birine bakalım, olmazsa başkasını bulalım n'apalım. O zamana kadar kendi işimizi kurmaya şukkadarcık kalmış olduğunu düşünüp mutlu olalım, yaşasın...
İyi geceler bize,
uzaklardan benimle aynı gökyüzüne bakan Otoko için:
"senden önce hiç bir şeyin kıymetini bilmeden"
"senden önce hiç kimseyi böylesine sevmeden"
"bir tanem söyle canım, ne istersen iste benden"
29 Aralık 2010 Çarşamba
Öyle bir gün
26 Aralık 2010 Pazar
mektup
Sevgilim,
Az önce eve döndüm, takside pencereden gördüm, sensiz İstanbul hala aynı, ıssız ve terkedilmiş... Sıradan bir gün olsaydı seni arar haberini verirdim gelişimin, üstelik sevinçle, özlemle, hem belki karşılardın beni sarılırdık sımsıkı... Sarılmak ne güzeldi birbirimize değil mi, düşünsene sarılmışız... Ulaşılması kolayken, yakınken, sıradanken nereden bilebilirdik kıymetini. Lakin yoksun işte, açık ve net olarak, bu yüzden ben bomboş soğuk bir evin koridorunda yürüdüm az önce, sana değilse dönüşüm, İstanbul'a dönmüşüm dönmemişim kime umurunda, dönmüşüm işte neticede...
Yanımda yoksun sevgilim, yokluğun incitiyor beni, tartaklıyor, itiyor, herşey ona ortak olmuş bana zehir geliyor ve ben bu zalim yokluğa tutunuyorum sımsıkı, o varsa sen varsın çünkü, o acıtıyorsa sen dermansın, o üşütürse sen ısıtırsın, bu yüzden varlığının kanıtı yokluğuna bile gönüllü razıyım... Çok şeyler öğrendim ondan, yüzünü görmeyi öğrendim mesela gözlerim kapalıyken, kokunu burnum ezberine aldı artık ne zaman istersem buram buram, hani papatyanın kokusunu bilirsin ya onun gibi... Ve ellerim geceleri elini tutuyor uyurken, yokluğun hayallerime karışamıyor ki, sonra dönüp sarılıyorum, bakıyorum sana, uyuyorsun bildiğim gibi, tanıdık, sıcak, güvenli... Görüyorum seni...
Yalnızlığım gelip boğazıma keskin bir bıçak dayadığında açıyorum perdeyi, bakıyorum binalar arasından gökyüzüne aynı yıldızlara sen de bakıyorsun değil mi? Ben az önce geldim, geldim ama seni arayamadım ya daha bir yalnızım, kocaman evde bir kedi bir ben varım. Sonra fark ettim kii gideli sandığım kadar çok olmalmış, mesela baktım sokaktaki hamile kedi hala doğurmamış, salyangoz fırfır tutunduğu aynı yerde uykuda, hani pencerenin kenarında, saçlarım bile uzamamış. Herşey bildiğin gibi sevgilim, sadece eskisi kadar çok gülmüyorum. Hani pek ağlamadığımı söylemiştin ya, galiba gittiğinden beri fazlasıyla ağlıyorum. Gülüşlerim biraz "ayıp olmasın"cı, biraz numaracı olsa da endişelenme iyi idare ediyorum, biliyosun ben hayatı kıymıklarına rağmen seviyorum...
Şimdi gidip yanına uzanıyorum, sana bakıyorum, hastasın üşüme diye üstünü örtüyorum... Elini tutarak uyuyorum...
Seni seviyorum diyorum, fısıldıyorum... Uyanma sen, kıyamam sana...
ek: bunu yazmamın hemen ardından, şaşırtıcı derecede ani biçimde ateşler içinde hastalanıp hastelere düştüm ki, sanırım son günlerde kendimi iyi hissederek yazdığım son yazıydı...
Az önce eve döndüm, takside pencereden gördüm, sensiz İstanbul hala aynı, ıssız ve terkedilmiş... Sıradan bir gün olsaydı seni arar haberini verirdim gelişimin, üstelik sevinçle, özlemle, hem belki karşılardın beni sarılırdık sımsıkı... Sarılmak ne güzeldi birbirimize değil mi, düşünsene sarılmışız... Ulaşılması kolayken, yakınken, sıradanken nereden bilebilirdik kıymetini. Lakin yoksun işte, açık ve net olarak, bu yüzden ben bomboş soğuk bir evin koridorunda yürüdüm az önce, sana değilse dönüşüm, İstanbul'a dönmüşüm dönmemişim kime umurunda, dönmüşüm işte neticede...
Yanımda yoksun sevgilim, yokluğun incitiyor beni, tartaklıyor, itiyor, herşey ona ortak olmuş bana zehir geliyor ve ben bu zalim yokluğa tutunuyorum sımsıkı, o varsa sen varsın çünkü, o acıtıyorsa sen dermansın, o üşütürse sen ısıtırsın, bu yüzden varlığının kanıtı yokluğuna bile gönüllü razıyım... Çok şeyler öğrendim ondan, yüzünü görmeyi öğrendim mesela gözlerim kapalıyken, kokunu burnum ezberine aldı artık ne zaman istersem buram buram, hani papatyanın kokusunu bilirsin ya onun gibi... Ve ellerim geceleri elini tutuyor uyurken, yokluğun hayallerime karışamıyor ki, sonra dönüp sarılıyorum, bakıyorum sana, uyuyorsun bildiğim gibi, tanıdık, sıcak, güvenli... Görüyorum seni...
Yalnızlığım gelip boğazıma keskin bir bıçak dayadığında açıyorum perdeyi, bakıyorum binalar arasından gökyüzüne aynı yıldızlara sen de bakıyorsun değil mi? Ben az önce geldim, geldim ama seni arayamadım ya daha bir yalnızım, kocaman evde bir kedi bir ben varım. Sonra fark ettim kii gideli sandığım kadar çok olmalmış, mesela baktım sokaktaki hamile kedi hala doğurmamış, salyangoz fırfır tutunduğu aynı yerde uykuda, hani pencerenin kenarında, saçlarım bile uzamamış. Herşey bildiğin gibi sevgilim, sadece eskisi kadar çok gülmüyorum. Hani pek ağlamadığımı söylemiştin ya, galiba gittiğinden beri fazlasıyla ağlıyorum. Gülüşlerim biraz "ayıp olmasın"cı, biraz numaracı olsa da endişelenme iyi idare ediyorum, biliyosun ben hayatı kıymıklarına rağmen seviyorum...
Şimdi gidip yanına uzanıyorum, sana bakıyorum, hastasın üşüme diye üstünü örtüyorum... Elini tutarak uyuyorum...
Seni seviyorum diyorum, fısıldıyorum... Uyanma sen, kıyamam sana...
ek: bunu yazmamın hemen ardından, şaşırtıcı derecede ani biçimde ateşler içinde hastalanıp hastelere düştüm ki, sanırım son günlerde kendimi iyi hissederek yazdığım son yazıydı...
Seninki kaç santim?

Greenpeace yeni bir kampanya başlatmış, eminim haberiniz olmuştur. Slogan mükemmel. Amaç, henüz büyümeye fırsat bulamadan yakalanıp soframıza kadar gelebilen bebek balıkları almamamız konusunda toplumsal bilinç oluşturmak. Bakmış ki halkımızda tık yok, tezgahta ne görse alıyor, körpecik hamsilere, çinekoplara kıyıyor, sonra da "vay balık kalmadı denizde"... Buyrun ziyaret edin, kampanyaya katılın des
tek verin, çocuklarınız da balığın tadını bilsin.
Ben kampanyaya katıldım küçük sanal bir hamsim oldu. İlk kez balığım var, Pati'ye bunu nasıl anlatırım bilmem...
Greenpeace duyurusu:
2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.

Henüz üreme olgunluğuna, boyuna erişmemiş yavru balıkların avlanması, satılması, tüketilmesi deniz kaynaklarının ziyan edilmesidir. Olgunluk çağına gelen bir balığın her yumurtladığında binlerce balık ürettiği unutulmamalıdır. Her canlı en az bir kez üreme hakkına sahiptir, ve eğer yarın da denizlerimiz de balık türleri olmasını istiyorsak acilen balık boylarına önem vermeliyiz. Ayrıca anaç balıklar boyut olarak büyüdükçe daha da fazla yumurta verirler, işte bu yüzden balıklar için her cm. hayati derecede önemlidir.
Türkiye'de avlanması ve satılması yasal balık boylarına uyulmadığını balık pazarlarında gördüğümüz yavru balıklardan anlamak mümkün. Örnek mi? Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm olarak verilmiştir. Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu. Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm dir!
Hep birlikte, Tarım Bakanlığı'nın acilen balık stoklarının ve balıkçılarımızın geleceği adına yavru balık satışını engellemesi ve yasal balık boylarını bilimsel temellere oturtmasını sağlayalım. Yavru balık satmayın, almayın, tüketmeyin, denizlerimizin geleceğini korumaya yardım edin.
21 Aralık 2010 Salı
aradın
Yaklaşık 40 saat sonra, aradın, yaşasın hayatım bugüne çok güzel başladım...
Lay laylay, geçen gün bağırmaktan kısılmış sesin de düzelmiş, nınnın nın! İçtimaya koşuyormuş sesimi duymak istemiş ihihi, traylaylay... :)))
20 Aralık 2010 Pazartesi
seyahat ya resulullah
oğlum Pati'nin tıpkısının aynısı: Çizmeli KediHaftanın ilk gününün hemen akabinde son gününe girivermek, tanrım ne hoş, ne tatlı ne ballı bir şey. Her gün gitmek fikriyle dolsa, "yanıma ne alsam" en büyük dert olsa, hep gezsem hiç çalışmasam, ne güzel ne güzel olur... Seyahat ya resulullah, n'olur! Bu elbette sadece benim gibi yüce birine bahşedilen güzellik diyemeceğim, alt tarafı yazdan kalan 3 günlük izni, üstelik mecburen ve patron baskısıyla Aralık çıkmadan harcamak üzere aile yanına gideceğiz 5 günlüğüne. -Cez derken kalabalık değiliz, yaklaşık 1.5 kişi. Pati, ben ve Pati'nin eşyaları. Pati benim kedişim, oğluşum, bebeğim, şimdiye kadar pek bahsetmedim, bahsetmekle bitmeyecek kadar şahsına münhasır bir acayip kedi Pati. Kendisinden ayrıca bir gün uzun uzun bahsederim. Garibim her seyahatim öncesi açılan bavula atlar oturur, hatta bazen uyurdu, nihayet bavulun içinde olmasa da yanında geleceği bir yolculuk arifesi, gerçi bundan da memnun kalacağı konusunda da şüphelerim yoğun. Seyahatimizin hazırlıklarına cumartesi başladık, hem veteriner abisi, hem ben zafer kazanmıştık, uzun zamandır ertelenmiş aşıları sıkı bir savaş sonucu yaptık, tısladı, kükredi, saldırdı sonunda surat beş karış eve döndü. Benim mafya oğlum karizmanın bu kadar kolay çizilir olmasına çok içerledi, çok bozuldu.
"Mızıklanma o'lum bizi uçağa almasalardı daha mı iyi olurdu?"
Çarşamba kargalar uyanmadan havalanında yaşanacak maceralarımız da var. Yine surat iki yana şişecek bir karış olacak, bu sefer sinir yerine korkudan saçma sapan şeyler yapılacak. Xrayli kapılarda güvenlik tepemizde beklerken, kafesten çıkılmayacak, çıkılsa girilmeyecek, 1.meydan savaşı patlak verecek, bir yandan kapıda kuyruk olmuş bekleyenlere "nih hih" diye utançla gülümsemem gerekecek... Belki yolda kaka da yaparız, çiş de, yaparız derken lafın gelişi, ne haddime, ancak o yapar ben temizlerim, hem de ne temizleme, havalanı kadınlar tuvaletinde 2. meydan savaşı.
"Merhaba, ben karın tokluğuna, yok yok hepten bedavaya, hatta müşteriyi besleyen tuvalet bekçisi..."
"Mızıklanma o'lum bizi uçağa almasalardı daha mı iyi olurdu?"
Çarşamba kargalar uyanmadan havalanında yaşanacak maceralarımız da var. Yine surat iki yana şişecek bir karış olacak, bu sefer sinir yerine korkudan saçma sapan şeyler yapılacak. Xrayli kapılarda güvenlik tepemizde beklerken, kafesten çıkılmayacak, çıkılsa girilmeyecek, 1.meydan savaşı patlak verecek, bir yandan kapıda kuyruk olmuş bekleyenlere "nih hih" diye utançla gülümsemem gerekecek... Belki yolda kaka da yaparız, çiş de, yaparız derken lafın gelişi, ne haddime, ancak o yapar ben temizlerim, hem de ne temizleme, havalanı kadınlar tuvaletinde 2. meydan savaşı.
"Merhaba, ben karın tokluğuna, yok yok hepten bedavaya, hatta müşteriyi besleyen tuvalet bekçisi..."
Sen hiç insanların girip çıktığı kamusal bir tuvalalette, utanç içinde, lavabo tezgahı üzerinde, korkmuş, çırpınan, güçlü bir kediyi tutmaya çalışırken, diğer elinle kafesi yıkamayı, bunu yaparken çevreyi kirletmemeyi denedin mi? Senin alnından ter damlarken "ayyy çok şeker" diye elini uzatıp o hengamede hayvanı sevmeye çalışan hostesleri dövmemeyi başarabildin mi? Bu sahneye bir de uçak kaçıyor sendromunu ekle, ekledin mi, tamam şimdi panik ol... "Bana üstad de çekirge!" Neyseki benim terbiyeli oğlum bunu hiç istemeden sadece bir kerecik yaptı... Havaalanında kaybedilen zamanı kazanmak için elimde 7 kiloluk kafesle koşturmam da cabası... Neticede uçağa zor yetiştik, terimin soğuması ise ancak inişte tamamlandı...
Bu seyatimizde aynı şeyleri yapmayacak benim oğlum, değil mi? Hı?
Bu seyatimizde aynı şeyleri yapmayacak benim oğlum, değil mi? Hı?
.....
Cevap ver kedi...
....
Tam şu anda binbeşyüzelliikinci kere izlediğim "melekler şehri"nin son sahneleri başladı, buyrun istediğiniz yerden yakın... Ah be kızım sevdiğin askerdeyken, uzaktayken, göremez konuşamazken ve daha da uzun süre bu acıtan hisle yaşayacakken, özlemden kor olmuş yanarken böyle filmler izlemek senin neyine... Seyahat diyorduk yarım kaldı... Git uyu...
İyi geceler kendime, kedime, askerime...
Tam şu anda binbeşyüzelliikinci kere izlediğim "melekler şehri"nin son sahneleri başladı, buyrun istediğiniz yerden yakın... Ah be kızım sevdiğin askerdeyken, uzaktayken, göremez konuşamazken ve daha da uzun süre bu acıtan hisle yaşayacakken, özlemden kor olmuş yanarken böyle filmler izlemek senin neyine... Seyahat diyorduk yarım kaldı... Git uyu...
İyi geceler kendime, kedime, askerime...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)