Nazım Hikmet - Cem Karaca
20 Ekim 2012 Cumartesi
5 Eylül 2012 Çarşamba
bu sabah...
Bu sabah penceremden sesleniyorum: "kızııııım...kızııııııım..."
Ne de olsa yolda izde her gördüğümle konuşmaya alışkınım.
Hemen anlıyor ona seslendiğimi, yürüyüşünü durduruyor, usulca, sanki şalını omzunun diğer tarafına atar gibi edalı, yüksek ökçeler üzerindeymişçesine alımlı, çeviriyor kafasını yukarı, tam gözlerimin içine bakıyor, çekik çekik, yeşil yeşil. Yahu şu kedi kadar kadın olsabilsem daha ne isterim.
"kızııııım, napıyorsun?" diyorum.
Üç adım atıyor bana doğru, seviniyorum, demek ki sonunda bana güveniyor, sonra duruyor, hala korkuyor mu ne, sonra beş adım daha ve yine duruyor, bakışıyoruz, sonra pırrrr koşup geliyor penceremin tam altına... Artık minik bir çocuk gibi, içi pırpır, bir hediye alabilme umudu içinde sevinçli. "dur" diyorum "bekle", gidip kocaman bir peynir parçası alıyorum dolaptan atıyorum tam onun önüne. Nasıl da kibar, saldırmıyor, mini mini ısırıklarla hanım hanım çiğniyor peynirleri. Ben de kargaları kolluyorum ürkütmesinler kızımı diye.
Adı yok, kızım diyorum. Zaten bütün kediler ya oğlum ya da kızım. Ben bütün kedilerin anasıyım, bütün kediler benim çocuklarım. Kızımla yeni tanışıyoruz, "o bir küççük hanfendü", hep ürkek, hep uzak, pek yaklaşmaz, uzaktan uzaktan bakar gözlerinizin tam içine, bir tartar önce necisin, kimlerdensin diye, öyle günlerce tartar, koşup gelmez yanına mamayla çağırsan da, bırakırsın sonra gelir yer, zariftir, kibardır, nazlıdır. Uzaklığı vahşilikten değildir, saldırgan değildir, güvendikçe her gün bir adım daha atar yanınıza, eli yüzü küçüktür, ağzı burnu pembedir, patileri miniktir, minyon bir hanımcıktır, her yeri kar beyaz şifon gibidir de kuyruğu teyzesinin kızından ödünç gibi gridir ve gözleri çekik çekik yemyeşildir.
Kışın mutfağın önündeki ağacın dalında gördüm onu ilk, ağacın diğer dallarında da peşine düşmüş iki erkek kedi, biri siyah öteki gri. Mahallenin eşkıyaları gibi... Kedi veren, olmuştu bulaşık yıkarken baktığım ağaç, pek güzeldi. Baktım ki kıza takmışlar kafayı, açtım pencereyi, ağaca karşı elimde kurulama bezi, çırpınıyorum, kışt, pışt, bırakın kızı! Behey beni kim takar şöyle bir bakıyor üçü birden sonra hepsi çeviriyor kafayı. Hiçbiri diğer dala geçecek cesareti kendinde bulamıyor, sürekli kıza tırmanma telaşındalar ama 2 ileri 2 geri bir türlü gidemiyorlar. Sonra bahçede görür oldum kızımı, yavru bir kediyi beslerken onunla da uzaktan uzağa muhabbetimiz oldu. Çağırdığımda hiç gelmedi tam yanıma. Dün otoparkta ilk kez elimi kokladı ve bugün seslenince koşup geldi penceremin altına.
Kediler sokakların bibloları, salonların aslanları, kendine güvenli, yalnızlığa aşina, köleliğe boyun eğmeyen, arkasına bakmayan, sakin, vahşi, yırtıcı, eğlenceli, komik, özgürlük sembolü, kişilik sahibi, bazen anarşist, bazen ermiş, gözlemci, sessiz, zeki, çevik ve uyanık...
Hayata tat katan pek güzel bir detaydır bir kedinin ilgisi...
Kedilere zaman ayırın, ister seyredin, ister besleyin, ister okşayın... Bu hayatta mutlaka bir kedi tanıyın.
not: oğlum Pati'yi ne çok özledim...
31 Temmuz 2012 Salı
İŞLER GÜÇLER: behbehbehbehbehbeeh!
Ne kadar da datlı bir o kadar farklı
Beh beh beh beh beh beh
Ne kadar da pişkin hayata ilişkin
Ne kadar da, ne kadar, ne kadar da, ne kadar
Ne kadar da değişik, bir o kadar ilginç
Beh beh beh beh beh beh
Yakalayamayabilirsen üzülme sen.
Hayatın olmuş işler güçler
Beh beh beh beh beh beh
Anlayan anladı, lafım anlamayanlara...
Kolay kolay Tv programı reklamı yapmam, hakeden yok da ondan. Saçma sapan diziler, ağlayan yırtınan insanlar, berbat showlar, yalan yanlış haberler, taraflı konuşmlalar ohooo saymakla bitmez.
Ama hala umut var bakın. Şu sıralar Star Tv'de gelmiş geçmiş en komik yerli yapım oynamakta. Selçuk Aydemir yönetiyor, yazıyor, Murat Cemcir, Ahmet Kural, Sadi Celil Cengiz başrolleri paylaşıyor, alemi kırıp geçiriyor. İlk bölümden beri her bölümde bu kadar mı başarılı olunur, bu kadar mı şok eden espiriler uçuşur, o nasıl bir kafa, o kafaya helal olsun. İnsan bu dizi ile gülme kapasitesinin sınırlarını zorluyor, motor yanıyor diyorum gülmekten dumanlar çıkıyor, canın acıyor o derece. Beni dinleyin izleyin, izleyin ki kalkmasın yayından reyting uğruna. Hatta bir başlayın ben eminim kaçırdığınız bölümleri hayatınızda ilk kez internetten bile izleyeceksiniz.
Her perşembe, star tv'de, saat 22.00'de...
dizi diye böyle işlerle gelin canımı yiyin.
6 Temmuz 2012 Cuma
eyvah popom büyüdü!
"Bebek beklemek" ne güzzel bir cümle, ne heyecanlı, ne umutlu, ne dolu... Düşündükçe mutlu olmamak, her gün daha çok şişen karnınızı okşamamak, gidip minik kıyafetleri sevip tekrar tekrar katlamamak elde değil. Her yerde bebek görmek, sokaklardaki çocuklara dikkatle bakmak, yaşlarını tahmin etmece oynamak, annelerine sempati duymak. Demek 1 yaşına geldiğinde bu kadar olacak diye sevinmek. Komik minik kıyafetlere baktıkça evcilik oynanan, oyuncaklar giydirip yedirilen, bakılan uyutulan günlere geri dönmek ve o zamandan kız çocuklarının iç güdüsel olarak hazırlanış evresini, kavramak. Motorcu hatun konseptinden "evinin gadını cocuhlarının anası" konseptine mutlulukla yumuşak iniş yapmak... Hepsi de pek güzel.
Ancak ben mutluluğun resmini yapamam ki Abidin! Bir kaç gerçek daha var söylemeden edemem... Görünen odur ki bebek beklemenin "beklemek" tarafının güzelliği daha çok şanslı babanın payına, "bebek" ile gelen sosyal değişim ve hayatla mücadele endişeleri de babadan ziyade ağırlıkla anne adayının payına düşüyor. Doğuma gidene kadar oluşan hormonal ve psikolojik değişimleri, hatta doğum stresini saymıyorum, zaten bunları "hepimiz doğurduk ne olacak" mantığı ile bol miktarda hafife alan duyarsız varken, anne adayı da bu etkileri canı yanmadıkça görmemeyi, göstermemeyi yeğliyor, taş basıp oturuyor, böylesi herkesin de pek işine geliyor. Yani bir kere daha anladım ki insan aslında nazı geçene ağlıyor, birine canınız yandığında mızıklanmamayı seçmeniz o kişiye yakınlığınız ile ters orantılı gidiyor. Bilmeyen yoktu yineledim.
Geriye mızmızlanmanız için kalıyor cephedeki değişimler, vay varisim patladı, eyvah popom bağımsız cumhuriyet oldu, ellerim at nalına döndü, bu göğüsler benim mi allahım, ayaklarıma sorsan insan değil hobbit ırkındanım, netekim katana artık gemi türü olmaktan çoktan çıktı, o dediğin bizzat benim... Aslında ne şişkoluk endişesi, ne çirkin kalıcam stresi, hepsi hikaye, kimin umurunda geçici estetik kaygılar, çok mu mutsuzsun, derdin bu olsun, biricik kocana yalvarırsın cerrahi denen bir şey var yatarsın masaya, olursun "bella", a canım! Bu konuda gerçek şu ki aslında dillendirilemeyen korkular dillendirilebilenler üzerinde yapay bir biçimde patlak veriyor. Bu noktada poponun büyüklüğü, selilütlerin artışı, çatlak korkusu hakettiğinden fazla abartıyla ve sıklıkla gündeme geliyor. Asıl korkulan ise sadece içinde kalanın bilebileceği çember (the ring:)... Çemberden kasıt alyans değil şekerim, evlenmeyle oluşup zamanla alışılan ancak çocuk haberi ile bu kez de daralmaya başlayan o meşhuuuur çember. Hiç bir şey anne adayını hayatının iyi niyetli aile eşrafınca kuşatılması ve müdahaleye uğraması kadar korkutamıyor. Çocuğa odaklı, kendi hayatlarına renk katma amaçlı, yetişkin anne adayının duruşunu, bilincini hiçe sayan bana kalırsa bencil yaklaşım bebek bekleyen anneyi ister istemez haddinden fazla ürkütüyor. Bu stresler baba adayını doğrudan etkilemediği gibi farketmesini beklemek bile gökten UFO inmesini beklemek kadar saçma oluyor. Erkek kısmının çemberi elbette daralmıyor, en baştan beri bilinen ve beklenen sınırlar içerisinde keyifli anların ve çocuklu hayat hayallerinin tadını sonuna kadar çıkarıyor, aynı aile eşrafı tarafından müdahaleye uğrama ihtimali yok denecek kadar az, zaten sabah gidiyor akşam geliyor, yüzünde güller açan insanlarca kucaklanıyor ya da bunu bekleme hakkını fazlasıyla kendinde görüyor, şımartılıyor, kadın hafife alınırken, o bolca sakınılıyor... Zaten yükler, korkular, beklentiler altında üstelik sosyal hayatsız kalan kadın da köşesinde biraz boynu bükük kendi yalnızlığına doğru itiliyor. Zaten her ne oluyorsa aslında yine kadınlar arasında oluyor, erkeklere söyleniriz ama bazen kadınlar da kadınları üstelik bilerek anlamak istemiyor.
Tüm bunlara alışkanlıklarınız da ekleniyor. 34 yaşına kadar kendi hayatınızı kendiniz kurmuşsanız, mücadelenizi tam bağımsız ve başarılı biçimde vermişseniz, istediğinizde ihtiyaç duyduğunuzda yalnız (ya da başbaşa) kalabilme, kafa dinleme seçimini hep bir elinizde tutmuşsanız, siz istemedikçe kimse müdahale edememişse yaşanan şok ve çembere sığamama durumu da daha sert oluyor. Tam da bu noktada anne adayı, çevresi düşünceli olmak adına düşüncesizce sarılıp sarmalandıkça yalnızlaşan, doğal ortamında olamamanın verdiği yapaylıkla sonunda kendine bile yabancılaşan, kaçmayı düşleyen ama kaçamayan bir kadın olma yolunda yürüyüşüne başlıyor. Ya da bu öngörünün gerçekliği ile korkuya kapılabiliyor ki bu da daha çok hata ve daha çok saçmalık demek oluyor. Oluşan kaos, sonunda herkesi bir kerede yutacak gibi büyüyebiliyor. Kimsecikler asıl sebebi anlamıyor, anlamak da önce ben diyen kimsenin işine gelmiyor, hatta tüm bunları yaşayıp deneyimlerini birer savaş nişanı gibi omuzlarında gururla taşıyanların bile pervasızlığı anne adayını anarşistliğe ve otoriteye karşı güç kullanmaya sevk edebiliyor. Poposu da sonsuza dek kocaman kalıyor... :)
Tüm bunlara alışkanlıklarınız da ekleniyor. 34 yaşına kadar kendi hayatınızı kendiniz kurmuşsanız, mücadelenizi tam bağımsız ve başarılı biçimde vermişseniz, istediğinizde ihtiyaç duyduğunuzda yalnız (ya da başbaşa) kalabilme, kafa dinleme seçimini hep bir elinizde tutmuşsanız, siz istemedikçe kimse müdahale edememişse yaşanan şok ve çembere sığamama durumu da daha sert oluyor. Tam da bu noktada anne adayı, çevresi düşünceli olmak adına düşüncesizce sarılıp sarmalandıkça yalnızlaşan, doğal ortamında olamamanın verdiği yapaylıkla sonunda kendine bile yabancılaşan, kaçmayı düşleyen ama kaçamayan bir kadın olma yolunda yürüyüşüne başlıyor. Ya da bu öngörünün gerçekliği ile korkuya kapılabiliyor ki bu da daha çok hata ve daha çok saçmalık demek oluyor. Oluşan kaos, sonunda herkesi bir kerede yutacak gibi büyüyebiliyor. Kimsecikler asıl sebebi anlamıyor, anlamak da önce ben diyen kimsenin işine gelmiyor, hatta tüm bunları yaşayıp deneyimlerini birer savaş nişanı gibi omuzlarında gururla taşıyanların bile pervasızlığı anne adayını anarşistliğe ve otoriteye karşı güç kullanmaya sevk edebiliyor. Poposu da sonsuza dek kocaman kalıyor... :)
Abartmış olabilirim, ya da belki de az bile söyledim anlayın işte mazeretim var hamileyim.
5 Temmuz 2012 Perşembe
Uçarak, koşarak, yuvarlanarak...
Ey ahali, kendini naza çekmenin tam karşılığı olmuşum da haberim yok. Sen kalk geri geldim diye teeeğ Şubat ayında haber sal, sonra aylarca fragmanına baktığımız filmlerdeki gibi tek pragrafcık olsun yazı yazmayı al askıya yan gel yat.
Şubat 2011 gibi film kopmuş, sonra sarmış da sarmış...
Sesimin kesildiği o günlerde, 6 senedir yanında çalıştığım gestaponun artık canımı fazlasıyla yakması sonucu taşan sabrıma uydum. Ezilen emekçiler adına küçük, kendim için büyük bir iş yaptığıma motive olmanın gazıyla patronuma, eksik ssk primleri, elden maaş ve mobbing sebepli dava açarak işime son verdim. İşten çıkmak deyip geçilmesin lütfen, kadın sindirmiş bir kere, onca sene kocasından dayak yiyen kakılmış misali içimde semirmiş tombul bir tırsaklık, sinmiş de sinmişim, bir de ne haddimeyse dava açmışım, breh breh! bu ne cürret, yani o günlerde korku doluyum... Kadına gık demeye cesaret edemeyen ben, dava açıp işinden tam olarak fıyınca strese girip kabuğuma çekildim. Ardından da 1 aylık bir işsizlik süreci, eh asker yolu gözlerken yaşanan yalnızlık da eklenince içimi daraltan anıları yazıya dökmek de zor geldi. Neyseki çok daha iyi koşullarda, üstelik şef konumunda bir işe girdim de rahatladım, geçti gitti. Rahatladım derken sadece psikolojik, büyük ofis, büyük proje büyük çalışma demek, bu sefer de aylarca eve gelince değil blog yazmak, bilgisayarı görecek tahammülü kendimde bulamadım. O da işten eve gelebilirsem şayet. :) Olsun, belki işler yoğundu ama saygı ve huzur ortamı olunca çalışmaktan da gocunmuyor insan.
Bu arada da askerim otokom 13 Mayıs 2011'de geri döndü. Onu havalanında gördüğüm ilk anı ayrı bir hikaye ile anlatacağım lakin okuduğunuz bu 1 yıllık özetin akıp giden pervasız kelimeleri, ayların birikmiş özleminin o tek anda bitişini anlatacak kudrete yanaşmaya bile cesaret edecek değil. Bu son cümle benim miydi allahım? :)
Onun gelmesi ile hayat da güzelleşti, ürkekliğim dindi, hayat yine gülümser oldu, ben gülümser oldum, güneş doğdu, kuşlar omzuma kondu, kediler kucağımda uyudu ve Haziran gibi ailemin yaşadığı şehre gidip beni istedik. "Beni istedik" çünkü İstanbul'dan oraya bir haftasonu birlikte gidince ben de kendimi istemeye gitmiş oldum, komik durdu. Babam beni verince de aldık beni döndük. :)
Nişanlılık, düğün hazırlığı dönemi adetten değil gerçekten pek bir zormuş, niyeti olanlara tavsiyelerim gani... Kaldıki herşeyi en kolay biçimde halletmeye eğilimli olmak bile kurtaramadı, zamanın darlığı, işlerin fazlalılığı, evin eşyasını yapanların yavaşlığı bizi çileden çıkardı. Üstüne sevdiğim adamın evladım yerine koyduğum biricik oğlum kedim Pati'yi istemediğini öğrenmem hayatımı iyice zorlaştırdı. Seçim yapmanın ya da yapmak zorunda kalmanın karanlığı üzerime zift gibi serildi. Herşey siyahlaştı, umutlarım tükendi, sevinçlerim zayıfladı, korku, pişmanlık, vicdan azabı, kararsızlık, hepsi yüreğime çöreklenip uzun süre orada kaldı. Neyse ki ailem bu yüzden yorgan yakmamam için onu evlatlık aldı ve benden bile iyi bakar oldu da, ona dair gözyaşlarım haftalar sonra biraz dinebildi. Tüm zorlukları aşıp, 7 Ekim 2011'de bolca göbek atarak, eğlenerek, coşarak evlendik gitti.
Balayı macerasını da ayrıca anlatacağım, zira o da traji komik bir deneyimdi ve elbette her beklenmedik durum gibi detaylandırılmayı ve bir hikaye ile taçlandırılmayı çoktan haketti.
Bu arada ben o pek yoğun işimden eve uzaklığı ve gece yarılarına kadar çalışma gerekliliği sebebi ile evlenmeden 1 hafta önce ayrılmıştım. Evlilik ve alışma dönemi ardından başladım yine iş aramaya ve tam buldum ki başladıktan 2 ay sonra hamile olduğumu öğrendim... Sancılı bir ilk üç ay geçirdiğimi anladığımda işe gidemeyecek durumdaydım ve o işten de mecburen ayrılıp, "evinin gadını, cocuhlarının anası" rolüne soyundum. İyi de oldu, lakin sabah 7.30 da kalkıp, akşam 20.00 de eve döndüğüm bir hayat benim gibi beslenmesine pek de dikkat edemeyen birini hamilelikte çok zorlayabilirdi. Bütün gün bilgisayar başında oturmanın bana kazandıracağı ekstra ekstra large beden de cabası olurdu ki, amaneyn!
Şimdi o'lum Efe her nasılsa öğrendiği judo hareketlerini karnımın orasına burasına uygulamakla meşgul... 24 haftalık koccaman bir adam oldu. Bekliyoruz Ekim ayını ki gelsin de görelim minik sersermin endamını.
İşte böyle, en sadeleştirilmiş hali ile uçarak koşarak, yuvarlanarak geçmiş bir yıllık yaşam. İnsan hayatında bir yılda neler değişirmiş meğer, kaç tür sevinci, kaç tür hüznü görürmüş gözler, ne toymuşum hayata dair, kimbilir ne toyum şu an bile...
Hayat, kısa özetli uzun bir hikayeymiş. Yakından bakarsan gam dolar, uzaktan bakarsan komikleşirmiş...:)
sevgiyle...
29 Şubat 2012 Çarşamba
I'M BACK! :)

Ey Galyalılaaaar, merhaba!
Ben geldim, hayattayım, ölmedim...
Hayat bana bir tur attırdı başka duraklara indim, yaşadığım yeri hayatımı anlamımı değiştirdim, ben şimdi yeni bir gökyüzü altında aynı insanım, en azından aynı olma çabasındayım. Olanlar ve olacaklarla ilgili yazacak bir sürü şey biriktirdim... Neler mi yaptım, önce eski gestapo patronumu dava ederek işten ayrıldım, yeni bir işe başladım, asker beklemeye devam ettim, asker karşıladım, nişanlandım, o işten de ayrıldım, kedimden gözyaşları içerisinde ayrıldım, evlendim, yeni iş buldum, hamile kaldım, işten ayrıldım, geldim... :)
Bekleyin yazacak çok macera biriktirdim... ;)
Pek yakında bu sayfada!
Ben geldim, hayattayım, ölmedim...
Hayat bana bir tur attırdı başka duraklara indim, yaşadığım yeri hayatımı anlamımı değiştirdim, ben şimdi yeni bir gökyüzü altında aynı insanım, en azından aynı olma çabasındayım. Olanlar ve olacaklarla ilgili yazacak bir sürü şey biriktirdim... Neler mi yaptım, önce eski gestapo patronumu dava ederek işten ayrıldım, yeni bir işe başladım, asker beklemeye devam ettim, asker karşıladım, nişanlandım, o işten de ayrıldım, kedimden gözyaşları içerisinde ayrıldım, evlendim, yeni iş buldum, hamile kaldım, işten ayrıldım, geldim... :)
Bekleyin yazacak çok macera biriktirdim... ;)
Pek yakında bu sayfada!
27 Şubat 2011 Pazar
Göğe Bakma Durağı, T. Uyar

"şairlere inanalım, iyisi mi perdeyi aralayıp bir göz bebeği sığacak kadar bile olsa, göğe bakalım sevgilim, ayrı şehirlerden aynı göğe."
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım
Turgut Uyar
Turgut Uyar
16 Şubat 2011 Çarşamba
Ah benim sevgili susamuru otokom, arıyorum sabahtan beri yoksun, her aramam nöbette cevabı ile geri dönüyor, artık aramaya da utanıyorum, dün çok hastaydın nasıl bu kadar nöbet tutulur diye de düşünüyorum...
diye yazıyordum ki aradın: ah, al işte mutluluğa yeni bir tanım... en son konuştuğum ve neredeyse yalvararak "görürseniz ne olur söyleyin" dediğim asker kapatır kapatmaz ahizeyi seni görmüş meğer karşısında... Evrenin bilmem ne yasaları, arada bir de olsa harika iş çıkarıyorsunuz, gönülden dilediğimde, eh işinize de gelmişse yapıyorsunuz, eksik olmayın... :)
Sevgilim, sesini duydum, iyiydin ya, o yeter bana, öpüyorum doyasıya...
diye yazıyordum ki aradın: ah, al işte mutluluğa yeni bir tanım... en son konuştuğum ve neredeyse yalvararak "görürseniz ne olur söyleyin" dediğim asker kapatır kapatmaz ahizeyi seni görmüş meğer karşısında... Evrenin bilmem ne yasaları, arada bir de olsa harika iş çıkarıyorsunuz, gönülden dilediğimde, eh işinize de gelmişse yapıyorsunuz, eksik olmayın... :)
Sevgilim, sesini duydum, iyiydin ya, o yeter bana, öpüyorum doyasıya...
her renk sende

Yeşilsin, benim yeşilim
Dağların, baharın, kırların yeşili
Yuva gibi, masal gibi, bereket gibi
Suyu bol bulmuş ormanlar gibi
Gözlerimi huzura doyurur gibi
.
Mavisin,
Bir dalgalı, bir sakin sular gibi
Ufukta yaşayan dağlar gibi
Fırtınalı bir lacivert gibi
Tertemiz, berrak can katar gibi
Gökten yağıp saçlarıma
Sırıksıklam eder gibi...
.
Turuncusun,
Güneş gibi, gülümser gibi, açar gibi,
Bir yanıp bir sönen ışığımın kaynağı gibi
Som altından kopmuş da yanıma düşmüş gibi
Soğuklardan sakınıp
Sıcak ülkelere kaçırır gibi...
.
Siyahım ve beyazımsın
Toprağımın karası, suyumun aydınlığısın
Her gece yıldızlı yorganım
Her sabah yüzümü öpen ışığımsın
Varlığım, yoluğumsun, yoksunluğumsun
Grilere karışmayanım,
Rüzgarlara kapılmayanımsın...
.
Kırmızısın, kıpkırmızı, kan kırmızı
Yanan yakan ve ısıtansın
Bir kıvılcıma tutunup sımsıkı
Büyüyen, güçlenen, sahip olansın
Yol açan, önüne katansın
Ben uyurken tan yerini kızıla boyayansın
Renginle donatıp dört yanımı
Yanaklarımı ala,
Dudaklarımı kana bulayansın
.
Her renksin, rengarenksin, ışığın eserisin
Cümbüşüsün şenliğisin bakışlarımın
Görülmemiş, söylenmemiş, bilinmemiş
Uzak dağların eteklerine yerleşmiş
Nadide gökkuşağımsın...
14 Şubat 2011 Pazartesi
gözlerin istanbul oluyor birden

"
seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
martılar konuyor omuzlarıma,
gözlerin istanbul oluyor birden.
akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
durgun sular gibi azalacağım
bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
yalnız gözlerime bak diyeceksin.
ellerim usulca ellerine değince
kaybolup gideceksin
bir elim seni çizecek bütün pencerelere
bir elim seni silecek.
kalbim: ebemkuşağı; günde bin kere
senin için yeni baştan can kesilecek.
ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
sonra seni kaybetmek hemen her yerde
ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
yapayalnız kalmak iskelelerde.
seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
martılar konuyor omuzlarıma,
bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
martılar konuyor omuzlarıma,
gözlerin istanbul oluyor birden.
akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
durgun sular gibi azalacağım
bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
yalnız gözlerime bak diyeceksin.
ellerim usulca ellerine değince
kaybolup gideceksin
bir elim seni çizecek bütün pencerelere
bir elim seni silecek.
kalbim: ebemkuşağı; günde bin kere
senin için yeni baştan can kesilecek.
ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
sonra seni kaybetmek hemen her yerde
ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
yapayalnız kalmak iskelelerde.
seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
martılar konuyor omuzlarıma,
gözlerin istanbul oluyor birden.
"
yavuz bülent bakiler
yavuz bülent bakiler
11 Şubat 2011 Cuma
bir kaç hafta
Oooo ou... hayat geçmiş geç kalmışız...
Zaman gelip geçerken en çok yedim içtim, oh aman yaradı da sanki, ama gördüklerimden bahsedeyim. Yiyen var yiyemeyen var, bizim kültürde yemekleri anlatmak da ayıptır zaar... Bizim dediğim, aynı mezrada yaşayan böyle senin benim gibi bir kaç kişinin toplanıp, zaman içinde keyfe keder yarattığı, sonra kanun hükmünde bazen insanın boğazına yapışan, bazen yüzünü güldüren sosyal davranış alışkanlıkları işte, olmalı, olsun, aferim. Lakin şanslıyım, bir çok kültüre dağılmış bir aileden geldiğimden, kozmopolit diyeceğim geldi hatta, canım nasıl isterse o tarafa geçiveririm, sefam olsun...
Zaman geçiyor duralım, geçen zaman içinde ben yine bekledim ağır ağır, bekleyiş denen fiil zaten hep ağırdır, çantaya koysan dibini deler, öylesine ağır... Zaman dalgacı, şımarık, arsız hep fazlasını isteyen... Nanik yapar köşeden, bir terlik atarsınız, ıskalar, terliği uyduya bağlayıp koordinat girme, hedefi tam kafadan vurma fikri gelir akla, üşenilir ve kivi yemeye devam edilir. Neden baktın? Ne var yani, bizim kültürde ne yediğini söylemek samimiyetten sayılır... Şimdi anladın yukarıdaki cümleyi...
Geçen zamanda sigaranın bıraktığı boşlukları doldurmaya hevesli 1-2 kiloyu vermek için efor sarfetme çabasına girdim, hayatımda ilk kez kilo verme çabasına girdim ve hazin son, veremedim... Neden? Çünkü tıkınma mevzu bahis olduğunda kısa mesafe koşucuları gibi az zamanda çok ve büyük yemekleri yer buldum kendimi... Yemek yemek olsa yine iyi, fındık, fıstık, badem... Çünkü efendim Body Worlds'e gittim bütün afişleri okudum, şarap antioksidanmış, gençlik için içmek lazımmış sık sık, eee kuru kuru içecek değilim ya... Sigarayı da hiç ama hiç özlemedim, yanımda içilince bile... Eskiden karşımdaki sigara yakınca, otomatikman aynını yapardım, Pavlov'un köpeği gibi. Ne büyük esaret ne büyük ilizyon... Artık gözüm görmüyor, içkiyle imiş, kahveyle imiş, karşımdaki tüttürür imiş, farkına bile varmıyorum... Bunun bedeli 2 kilo ise kabulümdür, kalsın...
Yogaya yeniden başladım bu arada, şimdilik 1 aylığına, sevmedim gittiğim yeri, eskiden gitiğim merkez daha temizdi... Hijyenik koşullara yterince dikkat etmeseler de yine mis gibi ikiye katlanır oldum 1ayda, pek güzel, bir kaç ay devam etsem sirklerde işim hazır. Hatta Sirque Du Soleil gelmişken bir Cv göndereyim, yaz kızım, özel yetenekler: "uçuş iyi, konma sıfır, cansız çakılma mükemmel"...
Yoga falan hikaye bizim memlekette stres atmanın yolu bir diğerine yırtınarak çemkirme... "Allaıma kitabıma senin.... " diye başlayan sokak kavgalarının hepsi bir nevi stres atma ritüeli... Geçen gün çabuk kızan, derhal yatışan dolmuşçuların telsiz konuşmaları bindiğim dolmuşu çınlatırken kahkahamı dudaklarıma sıkıştırmak sureti ile geri bastırmam gerekti mesela. Aynadan bütün dolmuşa hakimim, herkesin suratı işten çıkmış 5 karış, şöför kendi halinde Maçka'dan ne yapıp edeyim de sahil yoluna ineyim derdinde, içeride ölüm sessizliği, kıprdayan tek şey direksiyon ve onu tutan kollar... Tam o sırada, aniden, telsiz, bızzıt, cıppızt! yapar ve avazı çıktığı kadar çemkiren bir ses gelir: "Eminönün'de araç kalmadıaaa, acele etsenizeeee, millet yığıldı bekliyo başımı belaya sokmayıııın, oyalanmayıııııııaaaağğğğn!". Kendimi kahkahayı basmamak için zorladığım an, aynaya baktım o sessiz ve tepkisiz suratlar aynı bıraktığım gibi yerinde, yankılanan isyan eden ses hayatıma renk katmıştı, katmakla kalmamış, tam bir çizgifilm sahnesine çevirmişti ortamı, fakat kimsenin yüzünde çizgi bile kıpırdamadı. Daha güzeli de oldu, yırtınan Eminönü'ne dolmuşların birinden sert vurgularla, sinirle cevap geldi: "Sağa çekip çay içmiyoruz, yoldayız!". Bir başkası: "Nişantaşı kapalı, nasıl gelsin araç", Eminönü, içindeki şeytanı salmış rahatlamış, yumuşak tonda: "çabuk olun", yumuşayan Eminönüne ilk sert çıkan dolmuştan cevap, bu sefer masum, şaşkın ve teslim bir sesle: "biz çabuğuz da bu millet yürümüyo ki"... Stresler atıldı velhasıl... Tabi millet yürümüyo, ne de olsa bir yerden bir yere gitmesi gereken sadece dolmuşlar, diğerleri yollara eğlenmeye çıkmış sallanıyor, ellerinde kadehler caddenin göbeğinde gerdan kırıyor, gitmemek için bahane bulan mı ararsın, frene zevkinden basan mı, yola inip turistik fotoğraf çektiren mi, yoksa arabayı bırakıp çaya kahveye diye yan arabaya geçen mi, eyy ey...
Bu arada sevgili asker Otoko'yu çok özledim, gitti gideli, kafamın etrafı bulutlu, nemli, fırtınalı... O gelmeden bullutlar dağılıp gitmeyecek, kafam üzerine güneşli günler gelmeyecek... Fakat bu sabah kıvrak bir manevra yaptım, zamana 1 gol attım, aniden gelmesine sadece 2 regl dönemim kaldığının farkına vardım... Bu buluşum harika, o dönemlerin gelişi hep "yine mi" dedirtir, 2 periyod arasında zaman ışık hızı gibi geçiverir. Sadece 2 kere daha ve sonra yanımda, zamanı hızlandıran fikrimle ne kadar övünsem azdır... Neticede zaman-mekan kavramı sıkı bir gol yedi benden... :)
Hayat gerçekten güzel...
Öperim,
Zaman gelip geçerken en çok yedim içtim, oh aman yaradı da sanki, ama gördüklerimden bahsedeyim. Yiyen var yiyemeyen var, bizim kültürde yemekleri anlatmak da ayıptır zaar... Bizim dediğim, aynı mezrada yaşayan böyle senin benim gibi bir kaç kişinin toplanıp, zaman içinde keyfe keder yarattığı, sonra kanun hükmünde bazen insanın boğazına yapışan, bazen yüzünü güldüren sosyal davranış alışkanlıkları işte, olmalı, olsun, aferim. Lakin şanslıyım, bir çok kültüre dağılmış bir aileden geldiğimden, kozmopolit diyeceğim geldi hatta, canım nasıl isterse o tarafa geçiveririm, sefam olsun...
Zaman geçiyor duralım, geçen zaman içinde ben yine bekledim ağır ağır, bekleyiş denen fiil zaten hep ağırdır, çantaya koysan dibini deler, öylesine ağır... Zaman dalgacı, şımarık, arsız hep fazlasını isteyen... Nanik yapar köşeden, bir terlik atarsınız, ıskalar, terliği uyduya bağlayıp koordinat girme, hedefi tam kafadan vurma fikri gelir akla, üşenilir ve kivi yemeye devam edilir. Neden baktın? Ne var yani, bizim kültürde ne yediğini söylemek samimiyetten sayılır... Şimdi anladın yukarıdaki cümleyi...
Geçen zamanda sigaranın bıraktığı boşlukları doldurmaya hevesli 1-2 kiloyu vermek için efor sarfetme çabasına girdim, hayatımda ilk kez kilo verme çabasına girdim ve hazin son, veremedim... Neden? Çünkü tıkınma mevzu bahis olduğunda kısa mesafe koşucuları gibi az zamanda çok ve büyük yemekleri yer buldum kendimi... Yemek yemek olsa yine iyi, fındık, fıstık, badem... Çünkü efendim Body Worlds'e gittim bütün afişleri okudum, şarap antioksidanmış, gençlik için içmek lazımmış sık sık, eee kuru kuru içecek değilim ya... Sigarayı da hiç ama hiç özlemedim, yanımda içilince bile... Eskiden karşımdaki sigara yakınca, otomatikman aynını yapardım, Pavlov'un köpeği gibi. Ne büyük esaret ne büyük ilizyon... Artık gözüm görmüyor, içkiyle imiş, kahveyle imiş, karşımdaki tüttürür imiş, farkına bile varmıyorum... Bunun bedeli 2 kilo ise kabulümdür, kalsın...
Yogaya yeniden başladım bu arada, şimdilik 1 aylığına, sevmedim gittiğim yeri, eskiden gitiğim merkez daha temizdi... Hijyenik koşullara yterince dikkat etmeseler de yine mis gibi ikiye katlanır oldum 1ayda, pek güzel, bir kaç ay devam etsem sirklerde işim hazır. Hatta Sirque Du Soleil gelmişken bir Cv göndereyim, yaz kızım, özel yetenekler: "uçuş iyi, konma sıfır, cansız çakılma mükemmel"...
Yoga falan hikaye bizim memlekette stres atmanın yolu bir diğerine yırtınarak çemkirme... "Allaıma kitabıma senin.... " diye başlayan sokak kavgalarının hepsi bir nevi stres atma ritüeli... Geçen gün çabuk kızan, derhal yatışan dolmuşçuların telsiz konuşmaları bindiğim dolmuşu çınlatırken kahkahamı dudaklarıma sıkıştırmak sureti ile geri bastırmam gerekti mesela. Aynadan bütün dolmuşa hakimim, herkesin suratı işten çıkmış 5 karış, şöför kendi halinde Maçka'dan ne yapıp edeyim de sahil yoluna ineyim derdinde, içeride ölüm sessizliği, kıprdayan tek şey direksiyon ve onu tutan kollar... Tam o sırada, aniden, telsiz, bızzıt, cıppızt! yapar ve avazı çıktığı kadar çemkiren bir ses gelir: "Eminönün'de araç kalmadıaaa, acele etsenizeeee, millet yığıldı bekliyo başımı belaya sokmayıııın, oyalanmayıııııııaaaağğğğn!". Kendimi kahkahayı basmamak için zorladığım an, aynaya baktım o sessiz ve tepkisiz suratlar aynı bıraktığım gibi yerinde, yankılanan isyan eden ses hayatıma renk katmıştı, katmakla kalmamış, tam bir çizgifilm sahnesine çevirmişti ortamı, fakat kimsenin yüzünde çizgi bile kıpırdamadı. Daha güzeli de oldu, yırtınan Eminönü'ne dolmuşların birinden sert vurgularla, sinirle cevap geldi: "Sağa çekip çay içmiyoruz, yoldayız!". Bir başkası: "Nişantaşı kapalı, nasıl gelsin araç", Eminönü, içindeki şeytanı salmış rahatlamış, yumuşak tonda: "çabuk olun", yumuşayan Eminönüne ilk sert çıkan dolmuştan cevap, bu sefer masum, şaşkın ve teslim bir sesle: "biz çabuğuz da bu millet yürümüyo ki"... Stresler atıldı velhasıl... Tabi millet yürümüyo, ne de olsa bir yerden bir yere gitmesi gereken sadece dolmuşlar, diğerleri yollara eğlenmeye çıkmış sallanıyor, ellerinde kadehler caddenin göbeğinde gerdan kırıyor, gitmemek için bahane bulan mı ararsın, frene zevkinden basan mı, yola inip turistik fotoğraf çektiren mi, yoksa arabayı bırakıp çaya kahveye diye yan arabaya geçen mi, eyy ey...
Bu arada sevgili asker Otoko'yu çok özledim, gitti gideli, kafamın etrafı bulutlu, nemli, fırtınalı... O gelmeden bullutlar dağılıp gitmeyecek, kafam üzerine güneşli günler gelmeyecek... Fakat bu sabah kıvrak bir manevra yaptım, zamana 1 gol attım, aniden gelmesine sadece 2 regl dönemim kaldığının farkına vardım... Bu buluşum harika, o dönemlerin gelişi hep "yine mi" dedirtir, 2 periyod arasında zaman ışık hızı gibi geçiverir. Sadece 2 kere daha ve sonra yanımda, zamanı hızlandıran fikrimle ne kadar övünsem azdır... Neticede zaman-mekan kavramı sıkı bir gol yedi benden... :)
Hayat gerçekten güzel...
Öperim,
Etiketler:
askerlik hatırası,
dolmuş,
hayat bilgisi,
yoga,
zaman
7 Şubat 2011 Pazartesi
İstanbul'un kuşları

İstanbul'un kumruları gibi öpüşüp,
Martıları gibi uçacağımız günlere.
Aşkla, bağlılıkla, saadetle...
.
.
.
25 Ocak 2011 Salı
benim saatim

zamanla aşık atan bir saatim var
çok büyük değil, sol yumruğum kadar
bir eli dünde biri yarında
açmış kollarını dolamış boynuma
gözü soluğumda, aklı sevdada
yıllara nispet bir saatim var
çok büyük değil, sol yumruğum kadar
zaman volta atıp dururken odamda,
O durmaz kuş olur uçar
22 Ocak 2011 Cumartesi
bekliyorum

Bu aralar ne yapıyorsun diyenlere: bekleyip duruyorum...
Erdim ey faniler, un, su, yumurta, bol şeker üstüne sabırla yoğruldum. Tez heykelim, efendime söyleyeyim omuzlarımdan itibaren büstüm, bilemediniz karyatitim falan dikile, kumaştan dikiverin canım işte, ne var!
Evet inanın kulaklarınıza hayatı elimin tersi ile şöyle sürükleyerek kenara itip, arkadaşlarımdan çok evimin duvarlarındaki boya çatlaklarını, bir takım toz topaklarını, banyodaki fayansları ve deli kedi Pati'yi görerek günlerimi geçiriyorum. Ben bu aralar sadece bekliyorum, öylece, sessizce, durup sindirerek, hatta içine bir nefeste çekip, ciğerlerini bekleyişle şişirip, kalbe oradan damarlara oradan da tırnak uçlarıma kadar göndererek, beklemek yiyip, beklemek içip, beklemek koklayıp, beklemek kokarak, beklemek giyerek, beklemek yürüyerek, beklemek konuşarak bekliyorum...
Otobüs beklemek gibi değil, durakta Ortaköy otobüsünü beklerken sıkılır insan, 5 dk geç kalsa 1 saat gibi olur, beklemediğin ne varsa gelir de, beklediğin otobüs yalan olur... Dakikalar geçtikçe daralgillerle akraba çıkılır... Benim bekleyiş otobüsten farklı, bi kere akbil gerekmiyor, yavaş çekimde yaşadığım ise doğrudur, ne dakikalar geçiyor ne gün ne hafta ne ay, burçlar da 13 oldu diyorlar, kesin bu aralar zamanlamalarda bir hata var, zaten ne kadar haşerat terslik var gelip bana konar... Yüz yıllarca beklemişim gibi ama bilmezsin beklenen Otoko ise beklemek bin yıl olsa bile beklenesi... Aynı durakta yağmurun altında belki soğukta sabahtan akşama aynı otobüsü bile bile beklemekten zevk almak gibi diyeceğim, anlamayacaksınız, ben de anlamadım... Bu acı tecrübenin de var işte bir güzel yanı, sonunda onu görmek var, koklamak var, öpmek var, bu bir çetrefilli yol ise atlatanı ve atlatamayanı tanımak var, her gidişin dönüşü var, belki bekleyişin bitiği gün başlayacak gerçek sınav... Mektuplar var ucu yanık, hey gidi heyhey, bugünlerde kaç kişi kadim zamanların mektup teknolojisinden haberdar, bu yaşlarda kolay bulunmayan hasretlik var işte, özlemden öleceğini sanmak var, ölmeyip sürünmek var, her anın kıymetini bilmek var, aşkı eline alıp uzun uzun bakıp tanımak var, zihninde onunla hayata devam ederken fiilde hala beklemek var... En ufak detayı bile defalarca hatırlayıp defalarca düşünmek var... Sevgiyi üçe beşe dörte ondörde katlayıp uçak yapıp mavilere salıp, sevgiliye selam diye uçurmak var...
Velhasılı kelam, durmayın siz de bekleyin canım... Uçupduran yerlerinize iyidir... ;)
not: "durmak" fiili ne ilginç değil mi? Ege'ye selam olsun... :)
Etiketler:
askerlik hatırası,
aslı gibidir,
AŞK,
beklemek,
mektuplar
16 Ocak 2011 Pazar
bir doğu masalı

Bir doğu masalı bu
mumlar, yaldızlar, çöller
periler cinler ve devler
amber tonları, parlak maviler,
kırmızılar, turuncular ve tarçın sarıları
türlü türlü misk kokuları
Dağlar ve yollar, uzak diyarlar,
Ve aşk ve hasret, tutku ve mutlu sonlar
mumlar, yaldızlar, çöller
periler cinler ve devler
amber tonları, parlak maviler,
kırmızılar, turuncular ve tarçın sarıları
türlü türlü misk kokuları
Dağlar ve yollar, uzak diyarlar,
Ve aşk ve hasret, tutku ve mutlu sonlar
Kaç yüz yıl olmuştur bilinmez
Asır gelir anlatana
bir varmış bir yokmuş derler
yazın ortasıymış,
bir dağın başıymış
mevsimlerden yazmış,
dolunaylı bir geceymiş
uykulu mahmur bir gölün kıyısıymış
şenlik eylermiş seyyahlar
iki sevdalıyı almış koymuş yanyana bu tezgah
yıllar sonra karşılaşmaktan memnun, titrek,
akılları birbirinde, gözleri başka yerdeymiş
sonra birden
dolunay uzanıp öpüvermiş gölün yüzünü
iki el bulmuş birbirini karanlıkta
Yerini bilir tanır gibi,
eliyle koymuş da bıraktığı yerde bulmuş gibi
Uzaklardan bir kıyamettir kopmuş
periler çalgı çalmış,
cinler oynamış
orada, alacakaranlıkta
uyuyan gölün kıyısında bir masal başlamış
bir yanlarında gri tonlarda fısıltılı ağaçlar
toprak yolda adımları mırıldar da mırıldarmış
ve diğer yan dev yuvarlak kayalar,
sessiz sıcak çillilermiş, sorsan herşeyi bilirlermiş
zamanı törpü diye sırtlarına sürmüşler de
o yüzden herşeyden ağırlarmış
akılları birbirinde, gözleri başka yerdeymiş
sonra birden
dolunay uzanıp öpüvermiş gölün yüzünü
iki el bulmuş birbirini karanlıkta
Yerini bilir tanır gibi,
eliyle koymuş da bıraktığı yerde bulmuş gibi
Uzaklardan bir kıyamettir kopmuş
periler çalgı çalmış,
cinler oynamış
orada, alacakaranlıkta
uyuyan gölün kıyısında bir masal başlamış
bir yanlarında gri tonlarda fısıltılı ağaçlar
toprak yolda adımları mırıldar da mırıldarmış
ve diğer yan dev yuvarlak kayalar,
sessiz sıcak çillilermiş, sorsan herşeyi bilirlermiş
zamanı törpü diye sırtlarına sürmüşler de
o yüzden herşeyden ağırlarmış
ve herşeye ışık tutan
elmas gibi bir dolunaymış
göl, ha uyudu ha uyuyacakmış
bu ışıltılar belki de son kımıltılarıymış,
hele dolunayı bir yolcu etsinmiş
gümüşten kipriklerini kırpmayı bırakır
karanlık uykusuna sessizce dalıverirmiş
Yıldızlardan başka kimse iyi geceler demezmiş
Böyle başlarmış iki sevdalının masalı
Çok sürmez gölün mahmur sessizliği
Kurumaya yüz tutar yeşeren sevgileri
Lakin alın teri ile sulanır Babil'in bahçeleri
Ve ardından
Daha evvel söylenmemiş bir masal
Küllerinden doğan simurg olurlarmış her sabah
Her sabah bir dağın daha ardına koşar
koştukça ardlarında nice geçilmiş sarp yollar bırakırlar
Ve her gün batımında bir yeni hazineye sarılır uyurlarmış
Amber renkli mevsimlerde
Mercan kırmızısı düşler içinde
Rakkas olur, gün olur, gece olur
sarılır sarmaş olur
her gün yeniden ve yeniden
sevdaya tutuşurlarmış
Gün gelmiş uzaklar almış birini
elleriyle büyüttükleri bahçeyi tek başına bekler olmuş diğeri
Umutla severmiş her yeşil yağrağı her yeşil teli
her gece her sabah
Ateşi beslermiş Zerdüştler gibi
Düşler içinde dağların arkasını görür gibi dalar da gözleri
Beklerlermiş, sabırla birbirlerini
Kuşlar uçurur, sevda fısıldarlarmış
Günler haftalar aylar boyu
Her sabah küllerinden doğar
her akşam yanarak uyurlarmış
Bir sihirli ay imiş
bir mahmur gölmüş onları buluşturan
aşkları büyümüş, her türlü mesafeyi aşan
emekle yeşeren Babil'in bahçeleri gibi
inançla yanan Zerdüşt'ün ateşi gibi
Bir doğu masalıdır bu
Işıklı, simli, allı morlu perili
Sonu olmayan
Yana yana her güne yine doğuluyorsa,
Simurg'u uzaklarda aratmayan...
Gökten 3 elma düşmemiş, uçup gökyüzüne çıkılıp 3 elma yenmiş inilmiş...
inançla yanan Zerdüşt'ün ateşi gibi
Bir doğu masalıdır bu
Işıklı, simli, allı morlu perili
Sonu olmayan
Yana yana her güne yine doğuluyorsa,
Simurg'u uzaklarda aratmayan...
Gökten 3 elma düşmemiş, uçup gökyüzüne çıkılıp 3 elma yenmiş inilmiş...
Etiketler:
askerlik hatırası,
aslı gibidir,
masal,
mektuplar
12 Ocak 2011 Çarşamba
Pervane şarkıları - 2
Söz müzik: Özdemir Erdoğan
PERVANE gibi sevin...
"Bana ellerini ver, hayat seni sevince güzel"
Pervane şarkıları - 1
Yüksek Sadakat şahsıma şarkı bestelemiş, eksik olmasınlar, iyi çocuklar, aferim...
pervanenin ateşi sensei susamuru sevgilim için:
"sen parla ben döneyim, aşkının etrafında
bir yanıp bir söneyim alaca karanlıkta"...
oh yea! ;)
11 Ocak 2011 Salı
terk edilmişler listeme +1: sigara

Google'ı açın bakın, sigara nasıl bırakılır üzerine kıyamet kadar yazı, masal, hikaye, efsane, teori, kanıt, foto, resim, anı vs... Sanırsın onları okuyan bi' irkilip silkeleniyor, kafasında 1000 wattlık ampul cızzzt edip, yanıp sönüp yanıyor, "hay bileydim" falan diyor insanlar, aynı anda da dizini tokatlıyor; şak şak!... Vallahi yalan, herkes ezbere biliyor onca literatürün hepsini... İnanmazsınız dörtte birini okumuşumdur diğer dörtte üç de okuduğum dörtte birin aynısıdır. Buna rağmen ben yazmasam olur mu, hayır, yoksa kambersiz düğüne, eşşeksiz semere, rakısız balığa ve kimbilir daha nelere benzer ...
Sigara denen şey ne güzel değil mi, "çak!" diye çakarsın çakmağı, yakarsın kırmızı kırmızı, daha güzeli biri yakıverir şımarırsın, böyle çekersin içine, ohhh, sonra göz süzerek üflersin dumanı "püfff", aman da aman, aynı anda insana bir karizma çöker tepeden doğru, ışık iner neredeyse, o derece, adam ya da kadın olursun, elleri kolları ahenkle hareket ettirmeye de bahane zaten, ha raks etmişsin ha sigara içmişsin, yalan demeyin çarpılırsınız, böylesiniz hepiniz, kendinizi iyi hissediyorsunuz, daha bir birşey oluyorsunuz, görmüyorum sanmayın, bi havalar, bi çeneyle tavanı gösterip yukarılara üflemeler, n'oluyorsunuz kuzum allasen... Siz ahenkle dalgalanırken yanınızda içmeyenler baston yutmuş gibi, ne kadar sıkıcı ne kadar hareketsizler değil mi? Yeni geçtim o yollardan şekerim, biliyorum da konuşuyorum, o bölgede her daim yol yapım çalışması var erkenden dönmeyenin tekeri patlar...
Evet anlatışımdan özlediğimi zannedebilirsiniz, ama canımı yakan sevgili gibi attım gitti, özlerim elbet ama hah işte yazıyorum buraya aşkımdan ölsem dönmem geri... Tüm o kendinizi iyi hissetiren sigara içme seromonisinden kral ve kraliçe olarak çıkarken ortaçağ fukaraları gibi leş kokuyorsunuz biliyor musunuz? Beni kurtaran yegane sebep işte o kokudur, belki de kesip atmamı kolaylaştıran sonra da "vay be nasıl da istikrarlıyım nasıl da kararlıyım" zannettiren aslında odur. Koku mucizedir, farkında olun ya da olmayın belirleyiciliği yüksektir, mutlu eder, iştah açar, aşkı tetikler, sevdirir, kaçırır, coşku uyandırır, heyecanlandırır, rahatlatır, özletir, nefistir koku, bak hayvanlara kokuyla tanışırlar, sen de hayvansın... İnsanların birbirlerine aşık olmalarındaki önemli sebeplerden biridir mesela ten kokusu... Ten kokusunu sevmediğiniz biri ile feriştahı olsa yanyana olamazsınız... Bunu ben uydurmuyorum bilim söylüyor, insan geninin %3ü ki bu iyi bir rakammış, kokuları ayırt etmekle görevli imiş, üstelik bu geçen zamanla evrimleşip azalmış hali imiş, duy da inanma... Bu durumda hayatınızın aşkını kokusundan tanımanız da normal... Sigara içerken bile sigaradan tiksinmeme sebep olan şey işte buydu, koku, parmak izi kadar tek ve eşsiz güzelim (aksi mümkün değil tatlım) ten kokumu örten leş koku... Sigaranın kokusunun farkına varın ey içenler, kafayı gömün tişörtünüzün içine, derin bir nefes çekin burundan, bakın bakalım... Bu arada uyanıklara not: parfümler ten kokusunuzu baskılamaz sigara kokusunu hiç baskılamaz, hele içmeyenleri kandıramaz, bilginize arz ederim... Neticede sıkı bir savaş sonunda misler gibiyim, sabah saçlarımı koklayınca mutlu oluyorum mesela, gyisilerim mis, ellerim mis, ayaklı parfüm şişesi gibiyim ve yeni kendime bayılıyorum haliyle, bundan böyle daha güzelim, narsizme 1-2 haydiii... ;)
Sevgili tiryaki guruh, bırakma yöntemi diye de bir şey yok, inanma, para tuzaklarına hele hiç kanma, anladım ki herkesin yöntemi farklı ama ben izlediğim yolu anlatayım... Zaten kokusunu hiç sevmediğimden mütevellit mütemadiyen her konuşmada "bırakıcam, kokusunu sevmiyorum ama işte içiyorum" mantrası bıkmadan günlerce yetmedi ise aylarca, o da olmadı ise yıllarca tekrarlanır, bırakmanız önemli değil fikri yerleştirmek ve kendi kendini iyice tiksindirmek esas amaç, bırakmak istediğinize inanın, gerekirse kendinize yalan söyleyin ama asla "yok bırakamam, seviyorum içmeyi" demeyin, beyniniz bunu kayıt altına alıp koz olarak kullanır çok zekidir söyliyeyim... En çok ve severek içtiğim zamanlarda bile reddettim ben "sevmiyorum bırakıcam" demeyi sürdürdüm, öyle ki artık civar boylardan "hıhı tabi" cevabını alacak raddeye erişmişti... 40 kere söylersen olur derler, üşenme 60 - 70 - 80 - 100 oooh yandan, denemeyi sürdür, olur. Gel zaman git zaman, slim ve en hafif olanlara kadar seviyeyi indirdim fakat bunu bırakmaya alıştırma amaçlı yapmadım, avı ürkütmedim sessizce az az besledim, asla kesin bırakma günü belirleyip stres yaratmadım, avı kaçırmadım, sabırla bekledim... Ağır ağır en light olan markaya geçtim madem zehirleniyorum daha az olsun, daha az koksun dedim... Sonra artık nikotin kokmamak fikri iyice kanıma yerleşip koku burnuma hepten batıp dayanılmaz bir hal aldığında, yine çaktırmadan "yarın bırakıyorum" demeden, önce aileye yapılan ziyareti, sonra ateşli hastalığı bahane ederek içmemeye meylettim. Stres yaratmamak için ilk haftalarda kimseye söylemedim, hastayım içmiyorum dedim... Ve 2 hafta sonra artık aylarca 100 kere söylemenin ve uzak kalmanın neticesi alınmış kokusuna tahammülüm kalmamış bırakmıştım... Canım istemiyor mu istiyor, ama hemen geçiyor, hatta yaktı bir tane, tiksindim içemedim attım kendime de kızdım, her krizde telkinlerle daha da uzaklaşıyorum. Her saldırı kararımı güçlendiren cılız oklar gibi...
Ve en güzeli sevgilim döndüğünde daha sağlıklı ve mis mis boynuna sarılacak olmam, süperim değil mi, evet öyleyim...(narsizme gel ablaaa)
gelecek program: "tanrım kilo mu alıyorum?" un çaresi
9 Ocak 2011 Pazar
Googoosh - Ayrılıq
Sevgilim rakı içtim, sensiz, ilk kez, dün gece, cici ortağımın doğumgünü gecesinde, her kaldırışta bir kere de masaya vuruldu kadehin dibi, herşey çok güzeldi, eğlenceliydi, işte bu yüzden sen de olmalıydın, sensiz eksikti, içim dışıma inat saklı hüzünler içerisindeydi. Sonra motorcuların buluşmasına uğradım kısacık, herkes seni sordu, herkes çok selam söyledi. Her soruluşunda boğazım düğümlendi. Seni çok özledim...
Googoosh (Farsça: گوگوش, Gogosh ya da Gougoush olarak da yazılır. Aslı adı: Faige Ataşin (Farsça: فائقه آتشین, Azerice: Faiqə Atəşin, d. 5 Mayıs 1950 Tahran), İran pop müzik sanatçısı ve aktrisi.
Babası Saber Atashin Doğu Azerbaycan Eyaleti'nin Serab'dan Tahran'a gelmiştir.
O, 70'li yıllarda İran'ın en sevilen kadın şarkıcısıydı. Onlarca albüm çıkardı, 500'den fazla filmde oynadı. Ancak 35 yaşında ve kariyerinin zirvesindeyken, ülkesinde rejim değişti.
İran'ın yeni yönetimi, önce şarkılarını yasakladı, sonra onu, 'Resmen evli olmadan bir ilişki sürdürdüğü' için hapse attı.
Dönemin tüm sanatçıları yurtdışına kaçtı. Fakat o, bütün yaşadıklarına rağmen ülkesinde kalmayı tercih etti. Müziğe küstü, uzun ve sıkıntılı bir döneme girerek evine kapandı.
90'lı yılların başında depresyon tedavisi gördüğü bir dönemde üçüncü eşiyle tanıştı. Onun desteğiyle hayata ve müziğe geri döndü. İran'ı terk edip, Amerika'ya gitti ve 20 yıl aradan sonra yeni bir albüm çıkardı.
Onun müziğe geri dönüşü İranlılar tarafından coşkuyla karşılandı ve albüm satışları rekor kırdı.
Kısa sürede, yine zirveye çıkan, eski ününü kazanan Googosh, özellikle ülkesini terk etmek zorunda kalan İranlılar ve rejim karşıtları tarafından umudun ve özgürlüğün sembolü kabul ediliyor.
Kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Googoosh
6 Ocak 2011 Perşembe
Mim dediler koştuk...
Mimlenmişim...
Mimlenmek: işaretlenmek... Ouuu ma gad, sonum geldi, kapısına çarpı çizilen masum azınlık gibiyim... Aynı renk giyinmiş insanlar arasında fosforlu giyen tek kişiyim, hocanın gözüm üstünde tehdidini savurduğu salak öğrenci gibiyim, netekim mimliyim...
Kaç yaşındasınız?
Blog yazarlarının çoğundan yaşlı olduğumu düşünecek yaştayım... 80'lerde doğmadım, 80'lerde çocuktum. Bilgisayarın adı bile yoktu etrafta, her merak ettiğini bir kutunun düğmesine basıp öğrenemezdin, sıkılınca açar ansiklopedi okurdun. Atarimiz vardı, sokakta oynamak hala popülerdi, inanmazsınız taşla kafam bile yarıldı, öylesine organiktik. Cebimize cep telefonu üniversitede girdi, o da hepimizin cebine değil, çocukken fantastik bir hayaldi cepte gezen telefon ve bu yüzden bütün gün yitip gidebilirdik. Beheey "uzay 1999" oynamış insanım ben, 2000 yılında uçan arabalar olacağına da inandım evet... Doğduğum yıllarda çok insan öldü sokaklarda ve çocukluğum boyunca "bir asker"* cumhurbaşkanıydı bu memlekette... Ben 70'li yılların son mahsulüllerinden biri olarak geldim bu dünyaya ki iyiki öyle olmuş, ne çok erken ne çok geç, teknolojide, yaşamda her konuda geçiş dönemine tanıklık edip yarı deli ve yarı farkındalığı yüksek bir nesil olarak şaşkınlığımız ve adaptasyonumuz 32 yıldır hala devam etmekte...
İsminizin son harfi ne?
Şaşkınlıktan ismimi unuttum desem...
En sevdiğiniz renk?
Böyle bir ayrım olmaz kanımca*, her rengin iyi ve kötü durduğu atmosfer, ton, ışık ve mod bulunur. Ama her daim ettiğim bir laf vardır, "kırmızı ossun 3 kuruş fazla ossun!" (bu arada kırmızı giymem) (*"kanımca" dedim hehehe)
Kilonuz kaç?
Soruları hazırlayanın nerede, ne koşullarda, ne içerek yaşadığına şaşırarak...
Ne demiş şair:
"yerin seni çektiği kadar ağırsın
kanatların çırptığı kadar hafif"
Boyunuz kaç?
Başım göğe değiyor, inanmazsın... ohohoho haha!
Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz?
Ne kadar isabetli bir soru, kamuoyu hep benim kaçıncı çocuk olduğumu merak etmiştir. Uçuşuk hanım kaçıncı çocuksunuz, sizin gibi küçük uçuşuklar doğurmak isteyenler kaçıncıda bu level'a ulaşır diye sormuştur... Ulaşamazsınız şekerim, 3-5-6 deneyin bakın olmaz.
En sevdiğiniz şarkı?
Sürekli değiştiği gibi, rakı sofrasında ayrı, şarapla ayrı, rock ayrı, blues ayrı, türkü ayrı; duygusal iken ayrı, coşarken ayrı, dün ayrı bugün ayrı... Tek bir şarkıyı sevmek yalan dostum, müziği tüm renkleri ile kucakla sev, besle... En sevdiğim şarkı yok, sevdiğim şarkılar var ve aklıma ilk gelen biri: "Nothing's gonna change my world" ama Fiona'dan....
Sizce sarışın mı esmer mi?
bu soruya bir şarkı ile karşılık verebilirim: "aklını seveyim lan ismail"....
Sigara kullanıyor musunuz?
Evet idi, bıraktım, hayır oldu... Kriz dönemindeyim bana bu soruyu yöneltmesenizdi iyiydi, şimdi 1 dk telkin molası...
Alkol kullanıyor musunuz?
Kullanırım, yaraları iyi temizliyor derler... Bazen de içerim, yaralara iyi gelsin diye...
Çayı fincanda mı içersiniz, çay bardağında mı?
İnce belli ama asıl sevdiğim yöntem kahvelerde verilen tipteki su bardaklarıdır. Keyfine doyum olmaz, hele Anadolu'nun patika yollarında bir köy kahvesinde durmuşsanız, yorgunsanız, insanlar sizi sevinçle karşılamışsa...
Öyle sanıyorum ki (cevaplarımdan sonra) bir daha kimse beni mimlemez...
Mimlenmek: işaretlenmek... Ouuu ma gad, sonum geldi, kapısına çarpı çizilen masum azınlık gibiyim... Aynı renk giyinmiş insanlar arasında fosforlu giyen tek kişiyim, hocanın gözüm üstünde tehdidini savurduğu salak öğrenci gibiyim, netekim mimliyim...
Kaç yaşındasınız?
Blog yazarlarının çoğundan yaşlı olduğumu düşünecek yaştayım... 80'lerde doğmadım, 80'lerde çocuktum. Bilgisayarın adı bile yoktu etrafta, her merak ettiğini bir kutunun düğmesine basıp öğrenemezdin, sıkılınca açar ansiklopedi okurdun. Atarimiz vardı, sokakta oynamak hala popülerdi, inanmazsınız taşla kafam bile yarıldı, öylesine organiktik. Cebimize cep telefonu üniversitede girdi, o da hepimizin cebine değil, çocukken fantastik bir hayaldi cepte gezen telefon ve bu yüzden bütün gün yitip gidebilirdik. Beheey "uzay 1999" oynamış insanım ben, 2000 yılında uçan arabalar olacağına da inandım evet... Doğduğum yıllarda çok insan öldü sokaklarda ve çocukluğum boyunca "bir asker"* cumhurbaşkanıydı bu memlekette... Ben 70'li yılların son mahsulüllerinden biri olarak geldim bu dünyaya ki iyiki öyle olmuş, ne çok erken ne çok geç, teknolojide, yaşamda her konuda geçiş dönemine tanıklık edip yarı deli ve yarı farkındalığı yüksek bir nesil olarak şaşkınlığımız ve adaptasyonumuz 32 yıldır hala devam etmekte...
İsminizin son harfi ne?
Şaşkınlıktan ismimi unuttum desem...
En sevdiğiniz renk?
Böyle bir ayrım olmaz kanımca*, her rengin iyi ve kötü durduğu atmosfer, ton, ışık ve mod bulunur. Ama her daim ettiğim bir laf vardır, "kırmızı ossun 3 kuruş fazla ossun!" (bu arada kırmızı giymem) (*"kanımca" dedim hehehe)
Kilonuz kaç?
Soruları hazırlayanın nerede, ne koşullarda, ne içerek yaşadığına şaşırarak...
Ne demiş şair:
"yerin seni çektiği kadar ağırsın
kanatların çırptığı kadar hafif"
Boyunuz kaç?
Başım göğe değiyor, inanmazsın... ohohoho haha!
Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz?
Ne kadar isabetli bir soru, kamuoyu hep benim kaçıncı çocuk olduğumu merak etmiştir. Uçuşuk hanım kaçıncı çocuksunuz, sizin gibi küçük uçuşuklar doğurmak isteyenler kaçıncıda bu level'a ulaşır diye sormuştur... Ulaşamazsınız şekerim, 3-5-6 deneyin bakın olmaz.
En sevdiğiniz şarkı?
Sürekli değiştiği gibi, rakı sofrasında ayrı, şarapla ayrı, rock ayrı, blues ayrı, türkü ayrı; duygusal iken ayrı, coşarken ayrı, dün ayrı bugün ayrı... Tek bir şarkıyı sevmek yalan dostum, müziği tüm renkleri ile kucakla sev, besle... En sevdiğim şarkı yok, sevdiğim şarkılar var ve aklıma ilk gelen biri: "Nothing's gonna change my world" ama Fiona'dan....
Sizce sarışın mı esmer mi?
bu soruya bir şarkı ile karşılık verebilirim: "aklını seveyim lan ismail"....
Sigara kullanıyor musunuz?
Evet idi, bıraktım, hayır oldu... Kriz dönemindeyim bana bu soruyu yöneltmesenizdi iyiydi, şimdi 1 dk telkin molası...
Alkol kullanıyor musunuz?
Kullanırım, yaraları iyi temizliyor derler... Bazen de içerim, yaralara iyi gelsin diye...
Çayı fincanda mı içersiniz, çay bardağında mı?
İnce belli ama asıl sevdiğim yöntem kahvelerde verilen tipteki su bardaklarıdır. Keyfine doyum olmaz, hele Anadolu'nun patika yollarında bir köy kahvesinde durmuşsanız, yorgunsanız, insanlar sizi sevinçle karşılamışsa...
Öyle sanıyorum ki (cevaplarımdan sonra) bir daha kimse beni mimlemez...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







